Perşembe, Eylül 21, 2017

Platzhalter roof5

 

Arama-2

Langfristige Artikel

Box Link

Events

Pano

 

   
   
   
   

  

Dersimzaza.com'dan kısa bir açıklama

Facebook'ta sitemizin ismi ile benzerlik taşıyan bazı sayfalar görülmektedir. Bu sayfaların sitemizle hiç bir ilgisi yoktur. Sitemizin www.dersimzaza.com adresi dışında internet üzerinde herhangi bir hesabı ya da sayfası bulunmamaktadır.

Kamuoyunun dikkatine sunulur.

Dersimzaza.com

 


 

Türkiye'deki iktidar mücadelesinin ekonomik-politik temeli

Türkiye’deki iktidar mücadelesinin ekonomik-politik temeli

Piro Zarek

06. 08. 2010

 

Türkiye toplumunun bünyesindeki, sosyal, ulusal, dinsel çelişki ve çatışmaların, yeni uluslararası konjonktür içinde kendilerini daha rahat ve güçlü bir biçimde açığa vurmaları ve bunun bir sonucu olarak egemen sınıflar arasındaki iktidar mücadelesinin keskinleşmesi, 80’li yılların ikinci yarısından başlayıp hala süren dönemi; Türkiye ve hatta Orta Doğu bölgesinin tarihi açısından özel ve tayin edici bir yere oturtmaktadır.

Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku’nun çöküşü sonrasında, dünyanın artık tümü ile ABD İmparatorluğu'nun mutlak hakimiyeti altına girecigi tezi, büyük ölçüde kabul görmüştü. Kuşkusuz, bazı sadık müttefikleri ile birlikte ABD hala dünya üzerinde ciddi bir hegomonyaya sahiptir. Ancak bu hegomonya öngörüldüğü gibi bir imparatorluğun mutlak hakimiyetinden çok uzaktır. Ortaya çıkan gerçeklik şudur: Dünya, bir ya da bir kaç devlet tarafından kontrol edilmeyecek kadar büyütür.

Daha da ileri gidelim; bugün, ABD’nin eski Batı Bloku ülkeleri üzerindeki hakimiyet ve kontrolü, iki kutuplu dünya sürecinde sahip olduğundan daha zayıftır. Düşman kamplar pradigması, bu kampların lider ülkelerine, diğer ülkeleri her alanda (ideolojik, politik, ekonomik vb.) rahatlıkla kontrol eteme olanağı sağlıyordu. Sovyetlerin yıkılması ile Doğu Bloku’u çözüldü. Doğu Bloku benzeri bir çözülme, Batı Bloku içinde yaşanmasa da, bu blok içindeki bağımlılık ilişkileri zayıfladı ve ortak davaranma kabiliyetleri azaldı. 

Bu durum, Latin Amerika ve Orta Doğu bölgeleri basta olmak üzere;dünyanın bazı bölgelerinde nüfuz boşlukları olşturdu. Bu boşluklar simdi yerel güçlerce doldurulmaya çalışlıyor. Bu ataklar, empeyalist-kapitalist sistemin işleyişine ciddi engeller çıkarmadıkları sürece, sistem açısından kabul edilebilir ataklardır.

ABD, eski güvenlik konsepti'ni yeni bir konseptle değiştirerek, müttefiklerini sağlam bağlarla yanında tutmaya ve dünya üzerindeki hegomanyasını sürdürecek müdahalelere dayanak oluşturmaya çalıştı. 11 Eylül saldırıları, ABD’nin güvenlik konseptini yenilemesi için tarihi bir fırsat sundu. Böylece ABD, yeni bir düşman kampına da kavuşmuş oldu. ABD’in yeni düşmanlarıİslamcı terör“ ve onun mütteffiki olarak ilan edilen „Şer Ekseni“ ülkeleri oldular.

ABD, büyük ölçüde kendi ürünü olan „İslam terör“e karşı mücadeleyi, her ne kadar hedefi „terörle“ sınırlayıp sürdüğünü söylese de, dünya kamuoyu ve elbetti ki „İslam dünyası“ bunu „İslama karşı bir savaş“ olarak algıladı. Sadece Bush’un yeni bir „Haçlı Seferi“inden bahsetmesi tek başına Müslümanların bu algıya ulaşmalarını sağlamaya yetse de, bu bağlamda sayısız pratik gerekçe vardır. Irak’ın işgali ve bu işgal sonrası işgal güçlerinin sivil halka uyguladıkları vahşet; bu gerekçelerin sadece bir tanesidir. 

11 Eylül sonrasında, ABD ve diğer batlı ülkelerden çekilen Arap sermayesinin tutarının 3 Triliyon Dolar olduğu söyleniyor. Miktar ne olursa olsun, bu veri, İslam dünyası ile Batı dünyası arasında oluşan büyük güvensizlik ve ayrışmanın göstergesidir. ABD, İslam dünyası'nı rahatsız eden ve sınırları istenildiğinde oldukça genişletilebilecek bir „düşman“ cephesi belirlerken; ister istemez, kendi karşısında da bir savunma cephesi de yarattı. İslam dünyası'içinde birlik ve savunma-ekonomi alanlarında işbiliği eğlimlerinin güçlenmesinde, 11 Eylül sonrası sürecin ciddi bir etkisi vardır.

ABD'nin imparatorluk beklentilerini büyük ölçüde boşa çıkaran en önemli faktör kapitalizmin küreselleşmesidir. Kapitalizmin dünya üzerinde ulaşmadığı, dünya pazarına bağlamadığı bir toprak parçası bulmak artık neredeyse imkansızdır. Üstelik kapitalizmin yayılması, 19. yy olduğu gibi; sadece hammadde kaynaklarının işletilmesi ve ticari ilişkiler temelinde değil; aynı zamanda üretim ve bilimsel-teknolojik değişim temelindedir. Kapitalizmin dünya üzerinde yayılması, dünyanın en ücra köşelerinde üretimin, ticaretin gelişmesini ve dolayısı ile buralarda zenginliğin birikimini sağladı. Sermaye birikimi de, elbette bu ülkelerin uluslararası arenada siyasal ve ekonomik olarak daha güçlü bir pozisyona sahip olmalarına neden oldu. Örneğin; Çin’in dünya kapitalist pazarına bağlanması için çaba sarf eden ABD, aynı zamada kendi karşısında güçlü bir rakibin oluşmasına katkı sundu.

Küresel ölçekte ekonomik-sosyal alanda yaşanan bu değişim, benzer bir biçimde gelişmekte olan ülkelerin ve elbette Türkiye sınırları içinde yaşandı. 1960’li yıllara kadar çoğu tarıma dayalı birer taşra kenti olan ve büyük ölçüde küçük çaplı üretim yapılan zanatkar atelyelerine sahip olan bugünkü Anadolu şehirleri; artık, büyük ve modern sanayi sitelerine ve fabrikalara sahipler ve pek çoğu büyük birer kapitalist metorpole dönüşşlerdir. Kuşkusuz ki, kapitalizmin bu denli gelişimi, burdaki yerli girişimcilerin elinde önemli bir sermayenin birikmesine neden oldu. Sermaye birikimi de doğal olarak önce yerel sonra da merkezi iktidarın paylaşımına yöneltti.

Tarihsel-kültürel birikimi, Doğu-Batı sınırında yer alması ve modernite ile gelenekçi damarların çatışmasının hala canlı olarak yaşandığı bir alan olması itibari ile; Türkiye, kapitalizmin küreselleşmesinin etkilerini ve blok ilişkilerindeki gevşemeyi en çok hisseden ülke oldu. Soğuk savaş sürecinde Douğ’ya sırtını dönen Türkiye, bugün yeniden bu Doğu’yu keşfetti. En önemlisi, sosyalizmin çöküşü ve onun öncesinde 12 Eylül Darbesi tarafından devrimci-sosyalist hareketin ezilmesiyle oluşan boşluk, her dönem Türkiye toplumu içinde güçlü bir biçimde var olmuş, ama aynı zamanda soğuk savaş döneminde bizzat emperyalistlerce desteklenip güçlendirilen islami hareket tarafından hızla dolduruldu. Siyasal islamcılık etkisinde gelişen bu sosyal-kültürel atmosfer, gelişmekte olan Anadolu burjuvazisi için de değerli bir „sosyal sermaye“ oldu.

İktidar mücadelesinin arka planı: Ekonomi zemininde süren savaş

AKP, özünde milliyetçi-muhafazakar toplum ilişkileri içinde büyüyen Anadolu büyük ve orta burjuvazisinin partisidir.(1) Bu sınıflar özellikle Özal döneminden başlayarak, devlet teşfikleri, yerel yönetimlerin yağmalanması ve dinsel cemaat ilişkileri yardımıyla giderek palazlandı. Genel bir çerçeve içinde kabaca „İslami burjuva“ sınıfı olarak adlandırılan bu sınıfın içindeki bazı gruplar (Çalık, Albayrak, Sancak ve Ülker gibi gruplar) AKP ile var olan çok özel ve güçlü bağlar ve özellikle Arap sermayesi ile geliştirilen ortaklıklar yardımı ile sınıf atlayarak tekelci burjuvazi konumuna yükseldiler. Dahası bu sınıf, TÜSİAD bünyesinde örgütlenmişİstanbul merkezli tekelci bujuvaziyle yeni bir iktidar ve pazar paylaşım kavgası yürütücek güce ulaştı. TÜSİAD içindeki bazı tekelci grupların (Sabancı grubu gibi) destegini alsa da, genel anlamda TÜSİAD hala „İslami burjuva“ sınıfının temsilcisi AKP’ye çok sıcak bakmıyor.(2)

Özal dönemine kadar; Andolu büyük burjuvazisinin büyüme ve dış pazarlara açılma isteklerini destekleyecek finansman ihtiyacını karşılayacak dış bağlantıları zayıftı. Bu sınıfın batılı tekellerle işbirliğinin önünde, ideolojik-kültürel engeller dışında, İstanbul tekelci burjuvazsi’nin barikatı vardı. Devletin mali kaynakları da, ancak tekelci burjuvazinin ihtiyaçlarını karşılıyordu. Özal bu döngüyü büyük ölçüde kırdı. O dönem „Anadolu Kaplanları“ denilen bu sınıf, destek verdikleri Özal’ın yardımı ile; hem devlet ihalelerinden hem de yerel yönetimlerin olanaklarından beslendil. Bu sınıf bir yandan da, Arap sermayesi ile ilişkiler kurdu, dahası cemat ilişkileri temelinde para toplayarak kendi „yeşil sermayesini“ni oluşturdu. (3)

Yukarıda belirtildiği gibi, AKP, İstanbul merkezli egemen tekelci burjuva sınıfının gönül rahatlığı ile kabullendiği bir parti olmamıştır. Bunun esas nedeni, iktidar ve piyasadan pay talep eden yeni sermaya gruplarının AKP ile olan direk ilişkisidir. Ayrıca, İstanbul tekelci burjuvazisi ile bu yeni gelişen sınıf arasında, ideoloji-kültür ve uluslararası bağlar açsından da önemli farklılıklar vardır. (4)

Eski statükonun patronu olan ve TÜSİAD çatısı altında örgütlenmiş olan tekelci burjuvazi, 90’lı yıllara kadar; devletin desteği ve batılı tekellerle girilen ortaklıklar ve özellikle 12 Eylül Darbesi’nin sağladığı uygun koşullarda oldukça büyüdü ve gelişmiş kapitalist ülke tekellerinin standarlarına yakın bir düzeye ulaştı. Devlet kayırması ve bürokratik yozlaşmadan büyük ölçüde yararlanmış olan tekelci burjuvazi, köşe başlarını tutuktan sonra, başka seramye gruplarının bu rantlardan yararlanmasını önlemek ve ezilen kesimlerin bu ayrıcalıklara karşı hoşnutsuzluğunu dindirmek; dolayısı ile kendi egemenliğini güvenceye almak için, düzenin reforme edilmesi ve Batı tipinde, yani göreceli de olsa bürokrasiyi azaltan, daha „sosyal“ daha „şeffaf“ ve „denetlenebilir“ burjuva demokratik tipte bir devletin gerekliliğini gördü. 90’lı yıllardan itibaren hazırlanan raporlar ve Cem Boyner liderliğinde baslatılan YDH girişimi, görülen bu sorunların aşılmasına dönük çıkışlardır. Fakat, özellikle bürokrasinin Kemelist-tutucu karekteri ve toplumun geri kültürel yapısı bu reformist girişimleri başarısızlığa uğrattı.

Kısaca, Sovyetlerin yıkılmasından sonra tekelci burjuvazi, Avrupa ile bütünleşme ve batılı tekellerle ortaklık temelinde, giderek burjuva demokrasisinin sınrılarını genişletme, burjuva kültürünü yayma ve hukukunu daha iyi işler duruma getirme; böylece de, emekçilerin ve ezilen halkların taleplerini kısmen karşılayıp, çelişikileri hafifletme; bir anlamda reforme ederek statükoyu sürdüreme stratejisi ile hareket etti.

İslami burjuvazi’nin sınıf siyaseti totaliter ve yayılmacıdır

İslami burjuvazi” ve onun içinden büyüyen tekelci grupların önceliği, gerçekte düzenin reforme edilmesi ve burjuva demokrasisinin daha da geliştirlmesi değildi. Bu sınıfın önceliği, iktidarın ve pazarın yeniden paylaşımıydı. Bu sınıf için, reform ve demokratikleşme adımları, sadece iktidarın ve pazarın bu sınıfların eline geçmesini sağlayacak işleve sahiptirler. Ötesi zaten bu sınıf için tehlikedir. Çünkü; bu sınıfın istediği, geçmişte tekelci burjuvazinin beslendiği türden bir kayırmacı düzendir. Böylesi bir düzen, burjuva demokrasisinin ve hukukunun az çok düzenli islediği koşullarda mümkün değildir.

Ama bu sınıf „değişimci ve reformcu“ görünmek zorundadır. Çünkü; halkın değişim istemini tatmin için gerçekleştirilecek kontrollü reformlar, geniş bir halk desteği sağlayarak; eski statükonun taşlarını yerinden oynatacak ve bu durumdan yararlanan “ İslami burjuvazi”, yerinden oynayan taşların yerini hızla dolduracaktır. Mevzilerin tutulması ile reformlarda bitecek, eski statükonun tutuculuğu daha da ağırlaştırılarak yeni aktörlerle sürdürülecektir. Bugün neredeyse tümü güdükleşen „açılım“ların, neden şovdan ibaret kaldıklarını, bu açıdan baktığımızda daha iyi anlarız.

Bugün de, bu sınıfın önceliği, iktidarını saglamlaştırmak ve ekonomik büyümesini güvence altına almaktır. Yaşanan süreçte, iktidar egemen sermaye sınıflarından isçi sınıfının ya da halkın eline geçmiyor. Sadece sermaye sınıfının farklı grupları arasında el değiştiriyor ya da paylaşılıyor. Bu durumda, düzende köklü değişikliklerin yapılmasını beklemek anlamsızdır.

Üstelik, iktidara gelen bu sınıf; büyük bir açlıkla sermaye birikimine ihtiyaç duyuyor. Sürekli büyümek, yani sermaye birikimi sağlamak istiyor. Bunu sağlamak için de, iktidara tek başına sahip olmak ve bu mekanizmayı daha sert bir biçimde kullanmak zorundadır.

Tekelci burjuvazinin 80’li yılların sonuna kadar izledigi sermaye birikimi ve büyüme çizgisini, yani devlet teşfki ve koruması altında, özel ayrıcalıklar ve darbelerin sagladığı rahat çalışma koşulları yardımı ile büyüme çizgisini, şimdi bu “ İslami burjuva” sınıfı izliyor. Yani, Türkiye bir anlamda siyaset-sermaye-bürokrasi ilişkileri alanında 70’li-80’li yıllara geri döndü. AKP’nin totaliter bir yönetime yönelmesinin altında yatan en önemli etken de budur. Tıpkı, 12 Eylül Darbesi ile „yüzü gülen“ zamanın sermeyadarları gibi, „İslami burjuvazi“ de azami kar ve sermaye birikim için; totaliter bir yönetime ihtiyaç duyuyor. Bu nedenle, AKP iktirara geldiği günden itibaren hukuki ve siyasal dentimden büyük bir rahatsızlık duydu ve bu denetimi ortadan kaldırmak için yargı ve basınla sürekli savaş durumunda oldu. Diğer yandan, isçi sınıfının ekonomik-demokratik mücadelesini şiddetle bastırıyor ve açıkça isçi sınıfına diğer emkeçilere karışışmanca bir çizgi izliyor. Tekel işçileri örneğinde olduğu gibi. Çünkü, emekçilerin payı azami ölçüde küçültülmeden „İslami burjuvazi“nin karı ve sermaye birikimi azami düzeye çıkarılamaz.

Her halükarda, iç kaynaklar „İslami burjuva“ sınıfının piyasa rekabeti içinde hızla büyümesi için yeterli değildir. Batılı tekellerle ve onlarla işbirliği içindeki TÜSİAD’la aynı piyasada rekabet etmek ve hatta daha da büyümek için, bu sınıfın mutlaka dış finansman bulması gereklidir. Varolan kriz ve ortaklıklar nedeni ile batılı tekeller bu kaynağı saglayamaz. „İslami burjuvazi“ için en güvenilir ve olanaklı kaynak Arap sermayesidir. Nitekim; Arap sermayesi özellikle 11 Eylül’den sonra Batı’dan çekilmiş ve yeni güvenilir yatırım alanları aramaktadır.

AKP iktidarı ile birlikte, bir yandan „İslami burjuvazi“ yükselişe geçerken diğer yandan da bu partinin ideolojik-kültürel ve poltik yapısının verdiği güvenle; yatırım arayışında olan Arap sermayesinin Türkiye’ye ilgisi arttı.(5) Bu durum „islami burjuva“ sınıfını büyüme ve yayılma hedefleri konusunda fazlası ile cesaretlendiriyor. Bu sınıf, islami duyarlılıkları da kulanarak Orta Doğu ve Asya pazarı içinde payını artırmaya ve hatta kontrolü sağlamaya çalışıyor. Diger yandan muzzam büyüklükteki Arap sermayesiyle birleşerek, bölgesel bir hegomonya kurmak ve hatta küresl çapta bir güce ulaşmak istiyor.(6) Daha önce Erbakan’ın seslendirdiği „İslam Ortak Pazarı“ ya da „İslamBirliği“ projelerinin, bugünlerde gündemleşmesi sözkonusu emellerin bir göstergesidir.

İslami burjuva“ sınıfının stratejik planları içinde anahtar rolü oynayan Arap sermayesinin Türkiye’ye yatırım yapmasının özellikle iki koşulu vardır:

1- Arap egemenlerinin ideolojik-kültürel ve siyasal yapısına uyumlu, bir siyasal-ekonomik rejim.

2- Güçlü bir iktidar ve tam güvenlik.

AKP, bu koşulları yerine getrmediği sürece Arap sermayesini istedigi ölçüde çekemiyeceğini gayet iyi bilmektedir. AKP’in iç politikada giderek totaliter bir yönelime girmesinin, en önemli nedenlerinden biri de, Arap sermayesinin istediği bu ekonomik-siyasal koşulların oluşturulmasıdır.

Güvenlik, sermaye hareketinin ön koşuludur. AKP, güçlü bir orduya sahip olmadan bölgede hegomonya kuramıyacağını gayet iyi bilmektedir. Bu nednele AKP’in mutlaka büyük ve güçlü bir orduya ihtiyacı vardır. Dolaysı ile, ordu içinde gerçekleştirilen pek çok operasyona rağmen, bir bütün olarak ordunun yıpratılması kesinlikle bu partinin çıkarına değildir. Ordu içindeki operasyonların amacı, bir ekibi geriletip kendi politikalarını uygulayacak bir başka ekibi komuta kademesine getirmek olarak görülmelidir. Oluşturulmaya çalışılan „Profesyonel Ordu“, AKP’nin „güçlü ordu“ politikasını gayet iyi açığa vurmaktadır.

Güvenlik sorunun diger bir önemli başlıgı, hatta bugün yine en önmeli başlıgı haline gelen PKK’nın silahlı mücadelesidir. AKP’nin mutlaka ve en kısa sürede ;PKK’nın silahlı mücadelesini sona erdirmesi; ya da en azıdan kabul edilebilir bir düzeye çekmesi gerekiyor. Silahlı mücadele giderek tırmanırsa AKP’nin planlarının akamete ugraması ihtimali yüksektir.

Dış politikada zaman zaman gürültülü bir biçimde İsrail’e kafa tutulmasının nedenlerinden biri de,Türkiye’nin Arap dünyası üzerinde bıraktığı eski „batılı“ imajının silinmesidir. Ancak, Türkiye ile İsrail’i karşı karşıya getiren sadece bu manevra değildir. Bölge hegomonyası konusunda da iki ülke zorunlu olarak karşı karşıya gelmektdirler.Israil, Türkiye’nin bölge üzerindeki etkisinin giderek arttığının farkındadır.

İslam’ın yayılmacı karekteri, „İslami burjuvazi“nin büyüme ve yayılma istemleri ile fazlası ile uyumludur. Buna bir de, Osmanlı Imparatorluğu’un mirası ve bugün Türkiye’nin bölgede sahip olduğu ekonomik-siyasal ve askeri güç eklenirse, bu sınıfın bölgesel bir hegomonya hedefinin bir hayalden ibaret olduğunu söylemek hiçte doğru olmaz.

Sonuç olarak: Türkiye’nin sınıfsal yapısında, özellikle 80’li yıllardan itibaren önemli ve hızlı değişiklikler oluşmuştur. „İslami burjuvazi“ diyebileceğimiz, Anadolu büyük ve orta burjuva sınıfları, iç-dış siyasal ve ekonomik koşulların da yardımı ile büyük bir yükseliş yaşamışlardır. Yükselen bu „İslami burjuva“ sınıfı, aslında ekonomik gücü ile orantılı olmayan bir iktidar gücü kazanmıştır. Öyle ki; iktidar ekseni artık Istanbul’dan geçmemektedir. Eksen Anadolu’ya doğru kaymıştır. Yani, Batı’dan Doğu’ya. Bu durumu olanaklı kılan etkenlerden bir de siyasl islamın Türkiye ve dünyadaki yükselişidir. Yani, İslam; bu sınıf için bir „ekonomi dışı güç“ kaynağıdır. Bu sınıf, aynı zamanda, Istanbul tekelci sermayesinin pek ilgilenmediği Orta Doğu, Asya ve Afrika pazarlarına yönelerek güçlenmiştir. Orta Doğu ve Asya’ya yönelim sadece ekonomik değil, aynı zamanda ideolojik-kültürel ve siyasal bir tercihin ürünüdür. (7)

AKP iktidarı ve Arap sermayesi ile işbirliği „islami burjuvazi“ sınıfının kimi üylerinin tekelci aşamya yükselmesini sağlamıştır. Bu sınıf şimdi iktidardır ve halen eski statükonun pataronu olan Isanbul tekelci burjuvazisi ve bürokrasisiye karşı iktidarını pekiştirme mücadelesi yürütmektedir.

İslami burjuvazi“, hem iç pazarın ve hemde Orta Doğu pazarının kontolü için büyük bir hırsla mücadele etmektedir. Ve bu sınıf adeta „vahşi kapitalizm“ dönemini anımsatan bir tarzda sermaye birkimine yönelmiştir. Yaylmacıdır ve emperyal emelleri vardır. Geleneksel ve dinsel değerlere yaslanan bu sınıf, içte faşizme dönüşebilecek mutlak bir iktidar, bölgede ise gerici rejimlerin desteği ile bölgesel hegomonya peşinde koşmaktadır. Bugün AKP iktidarının iç ve dış politikalarını koşullandıran da esas olarak bu sınıfın çıkarlarıdır.

 

06. 08. 2010

 

Dipnotlar

--------------------------------------------------------------

(1) AKP’yi kuran kadrolar ağırlıklı olarak “Milli Görüş” çizgisinin sürdürücüsü olan Erbakan önderliğindeki Refah Partisi’inden kopmuşlardır. Aşagıdaki alıntı hem Refah Partisi’ndeki ayrışmanın ve hem de AKP ile birlikte “Milli Görüş hareketinin”ün sınıfsal temeli konusunda bize bir fikir vermektedir. AKP, Erbakan’ın Batı karşıtı ve genellikle piyasa ekonomisine uymayan doğamatik çizgisi yerine, Batı ve piyasa ekonomisi ile barışık “Neo-liberal Islam” çizgisini geliştirmiştir. Böylece, en azından bu aşamada hem kapitalist sistem tarafindan ve hemde „Islam dünyası’nın egemenleri tarafından kabul edilebilir bir siyasal Islamci hareket oratya çıkmıştır.

AKP-Refah ayrışmasının, büyüyen ve dünyaya açılmaya istekli büyük burjuvazinin çıkarlarına ugun düştügünü belirtmek gerekiyor. Aşagıdaki alıntıyı okdugumuzda bunu daha rahat görebiliriz:

Milli Görüş hareketi 1960’ların sonunda Erbakan’ın Ticaret ve Sanayi Odaları Birliği Başkanlığı’ndan zorla uzaklaştırılması, ardından Nakşibendi Tarikatı’nın desteğiyle 1969’da Konya’dan bağımsız milletvekili seçilmesi ve 1970’de Milli Nizam Partisi’ni kurmasıyla başladı. Erbakan Ticaret ve Sanayi Odaları Birliği Başkanlığı’na

küçük ölçekli müteşebbislerin oylarıyla gelmiş ve görevinden ise kendisini istemeyen büyük tüccar ve sanayicilerin arzuları doğrultusunda hükümet tarafından uzaklaştırılmıştı. Erbakan o günlerde hükümetin büyük tüccar ve sanayiciyi desteklemesinden ve Anadolu’nun küçük girişimcisinin “üvey evlat” muamelesi görmesinden şikayet ediyordu. Ticaret ve Sanayi Odaları Birliği ise, Erbakan’a göre, “komprador-mason” büyük tüccar ve sanayicileri temsil ediyordu. Milli Nizam Partisi taşralı küçük müteşebbisin sınıfsal çıkarlarını dinsel-kültürel bir siyasal söylemaracılığıyla geniş kitlelere ulaşmayı hedefleyerek korumak üzere “milliyetçi ve mukaddesatçı” bir parti olarak kuruldu…”

Milli Görüş hareketinin içinde sınıf siyasetini belirleyen ikinci eğilim, küreselleşme sürecinde serbest piyasa ilkelerini hızla benimsemekte olan İslami yeşil sermaye tarafından temsil ediliyordu. İslamcı sermayenin içinde örgütlendiği MÜSİAD, Malezya ve Endonezya gibi Müslüman ülkelere referansla müminler arasındaki

ahlaki bağlara dayanan bir model içinde asgari devlet müdahalesiyle işleyen İslami bir serbest piyasa modeli savunuyordu. Örgütün kurucu başkanı Erol Yarar’a göre örgütün üyeleri “ahlaklı kapitalist”lerdi.5 Örgüt homo economicus yerine İslami eğitim aracılığıyla bencil doğasını bastırmayı öğreneceklerden oluşacak “homo islamicus” tipine dayalı bir toplum öngörüyordu.6 İslami cemiyet ilişkileri içerisinde ne grev ve lokavta ne de sendikalara yer vardı.7 Yarar’a göre Doğu Asya ülkelerinin başarısının ardında Batı tipi sosyal devlet uygulamalarına önem verilmemesi yatıyordu, ve Türkiye bunu örnek almalıydı.8” (AK Parti’nin Sınıf Siyaseti, Dr. Güven BAKIREZER, Dr. Yücel DEMİRER, Kocaeli Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü, Mülkiye Dergisi, Cilt: XXX Sayı:252)

(2) TÜSİAD’in bugünkü AKP iktidarından çok memnun olmadıgııktır. Bunda; bürokrasi ile “İslami burjuvazi” arasındaki “cemaat dayanışması”nın, yani daha önce TÜSIAD üyelerinin iktidar aracılıgı ile kullandıgı ayrıcalıkların, şimdi bu sınfılar tafından kullanılmasının yarattıgı rahatsızlıgın büyük bir rolü vardır. TÜSİADın Özal’la çelişkisinin altında da büyük ölçüde bu etkenin yattıgınışünüyoruz. Zaman gazetesi yazarı İ.Öztürk, TÜSİADı eleştirirken bu çeleşikiye dikkat çekiyor. O tekelci burjuvaziyi sol söyleme çalan bir dille, “ahlaksız” ve “yerli olmamakla” eleştiryor. Ancak, I Öztürk, bugün AKP’nin ve Arap sermayesinin kucagında imtiyazlarla büyüyen “islami burjuvazi”nin neden yerli ve “ahlakli” oldugunu açıklamıyor. İ. Öztürk’ün TÜSİAD’a yönelik eleştirleri şöyle:

TÜSİAD'ın akil adamları Ümit Boyner'i başkan adayı olarak işaret etti. Medyada Boyner çiftinin liberal çizgideki 'radikal çıkışları' hemen öne çıkartıldı...

Eğer Bayan Boyner, Cem Boyner'in TÜSİAD başkanlığı ve Yeni Demokrasi Hareketi (YDH) tecrübesine benzer bir 'liberallik' yaparsa kısaca 'dağ fare doğurmuş' olur. Açık söyleyeyim, Bay Boyner ve YDH, Özal gibi bir adamı anlayamamış, tam tersine sözde liberal değerler adına Özal'a ağır ve haksız eleştirilerde bulunmuştu...

...Türkiye'nin bugün ciddi bir tekelci kapitalizm sorunu vardır. Militarizmin kucağında büyürken, değerleriyle dalga geçtiği halka ise kalitesiz malları fahiş fiyattan 'kakalayan' ahlaksız ve yerli olmayan bir tekelci burjuvazi bu.” (İBRAHİM ÖZTÜRK- TÜSİAD'ın yeni misyonu – Zaman Gazetesi-25.07.2010)

(3) “Önce faizsiz katılım bankaları, yeşil sermaye ve Kayseri usulü İslami Kalvinizm ardından da harem-selamlık tatil köyleri, helikopterli sünnet düğünleri, Burberry türbanlı, jipli kadınlar... “ (İslam burjuvazisinin geleceği, Gülay Altan,  Harvard Üniversitesi'nde sürdüren Araştırmacı Özlem Madi ile Röportaj, Aksam gazetesi,08 Subat 2009)

(4) “MÜSİAD’ın çalışma ilişkilerine yaklaşımıİslami ahlakı benimseyen Hak-İş tarafından hiç benimsenmedi. MÜSİAD’ın aksine Hak İş örgütlü çıkar temsilinin ilkelerini Batı’da aramaktadır. Hak-İş başkanı Salim Uslu’ya göre İslam insanlığın kurtuluşu için bir yol önermekle beraber, sendikal hareketin karşı karşıya kaldığı cinsten somut problemlerin yanıtıİslami değer ve kurumlarla uyumlu bir biçimde oluşturulmuş modern kurumlardan gelecektir.9

Uslu’ya göre, bazı Müslümanların bütün problemlerin nedenlerini ahlaki değerlerin yokluğuna bağlamalarına rağmen çözüm geleneksel İslami ahlak olamaz; Müslümanlar sınıf meselesini anlamak zorundadırlar.10 Aynıİslami etiği paylaşan MÜSİAD ile Hak-İş’in yaklaşımları arasındaki bu derin ayrılık meselenin ahlaki değil ekonomik/sınıfsal çıkarlarla ilgili olduğunu göstermektedir. Çarpıcı bir biçimde, Hak-İş sendikal örgütlenme güçlüğünü TÜSİAD’lı işadamlarının işyerlerinde değil, “İslam’da sendika var mı” diye itiraz eden MÜSİAD’lı işadamlarının işletmelerinde yaşamaktadır.11 Zira MÜSİAD’lı işverenler görece küçük ve orta boy işletmelerinde

serbest piyasada rekabet şanslarını korumak ve sermaye birikimini sürdürebilmek için emek maliyetlerinin düşük olmasına özellikle ihtiyaç duymaktadırlar.12(AK Parti’nin Sınıf Siyaseti, Dr. Güven BAKIREZER, Dr. Yücel DEMİRER, Kocaeli Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü, Mülkiye Dergisi, Cilt: XXX Sayı:252)

(5) “Körfez sermayesinin yönü Türkiye'ye döndü, yatırımlar 30 milyar doları buldu. Petrol fiyatlarının rekor düzeyde artmasının rüzgarını arkasına alan Körfez sermayesinin büyüklüğü 2 trilyon doları buldu. ABD'de 11 Eylül 2001 tarihinde İkiz Kuleler'e gerçekleştirilen saldırının ardından Amerika ve Batı'da rahatsız olan ve tüm dünyada yatırım avına çıkan körfez sermayesinin son dönemde yatırım için en gözde bölgesi ise Türkiye. Finanstan sağlığa, gayrimenkulden medyaya kadar birçok sektöre giren Arap sermayesinin Türkiye'de yaptığı yatırımların miktarı 30 milyar dolara ulaştı. Hazine'nin verilerine göre son 8 yılda Türkiye'ye gelen Körfez merkezli şirket sayısı ise 2 bini aştı.“ ( Referans Gazetesi, Ebru Tuncay, 30.08.2008)

Cidde Başkonsolosluğu Ticaret Ataşemiz Özkan Aydın, Bakan Tüzmen'e verdiği brifingte aynen şu bilgiyi aktarmaktaydı: "11 Eylül'den sonra, tahminen 150 milyar dolarlık bir Suudi sermayesi ABD'yi terk etti ve şimdilerde gidecek güvenli bir ülke arıyor." Beş günlük Suudi Arabistan gezimizin anahtar cümlesi işte buydu... (Bizi Ticaret Kurtaracak, Yenisafak Gazetesi, http://yenisafak.com.tr/diziler/arabistan/arabistan02.html)

(6)“…Anadolu sermayesi de uluslararasılaştı. Hem Müslüman, hem liberal hem de girişimci/yatırımcı bir sınıf doğdu. Bugün Asya’dan Afrika’ya kadar Türk girişimcilerini dünyanın her yerinde bulmak mümkündür. Bazısı okullar açıyor, bazısı insanî yardımlar yapıyor, bazısı da para kazanıyor.“ (Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE) Uzmanı Prof. Dr. Birol Akgün ile bir röportaj, Yeniasya Gazetesi, 17.05.2010)

(7) “Günümüzde özellikle gelişmiş dünyanın yaşadığı önce finansal kriz ve akabinde bunun ekonominin hemen hemen tümüne yansıması ülkeleri yeni pazar arayışlarına itti. 1980’li yıllardan bu yana alttan alta ekonomide etkin bir güç haline gelen “Anadolu kaplanları” ürettikleri mallar için yeni pazar arayışına girdiler ve bu dönemde en uygun pazar olarak Orta Doğu ve Afrika’yı gördüler. Yaklaşık 10 yıl öncesine kadar Türkiye’de sermayeyi elinde bulunduran TÜSİAD grubu ellerindeki ekonomik güçle ülkenin iç ve dış siyasetinde belirleyici rol oynamaktaydı. TÜSİAD grubunun AB sürecini desteklemesinin altında yatan ana sebep; politik kaygılardan ziyade ekonomik temelliydi. Söz konusu grup ihracat pazarı daha çok Avrupa olduğu için Türkiye-AB ilişkileri konusundaki oldukça

duyarlı olmalarına rağmen, Türkiye’nin Orta Doğu ve Afrika ile ilişkilerinde aynı hassasiyeti göstermediler/göstermemektedirler.“ (ANADOLU KAPLANLARI” TÜRKİYE’Yİ ORTA DOĞU VE AFRİKA’DA ETKİLİ KILIYOR, Yrd. Doç. Dr. Mehmet ŞAHİN, Gazi Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi, Kaynak: http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Yazilar/Dosyalar/201034_ANADOLU_K..pdf)

 

 

Leave your comments

0
terms and condition.
  • No comments found