Perşembe, Eylül 21, 2017

Platzhalter roof5

 

Arama-2

Langfristige Artikel

Box Link

Events

Pano

 

   
   
   
   

  

Dersimzaza.com'dan kısa bir açıklama

Facebook'ta sitemizin ismi ile benzerlik taşıyan bazı sayfalar görülmektedir. Bu sayfaların sitemizle hiç bir ilgisi yoktur. Sitemizin www.dersimzaza.com adresi dışında internet üzerinde herhangi bir hesabı ya da sayfası bulunmamaktadır.

Kamuoyunun dikkatine sunulur.

Dersimzaza.com

 


 

İktidar mücadelesi ve Yerel Seçimler

İktidar mücadelesi ve Yerel Seçimler
Ahmet Aydın

03. 03. 2014

 

Egemen klikler arasında süren iktidar savaşı ve bölgesel durum; 30 Mart'ta yapılacak yerel seçimlere, genel seçim düzeyine yakın bir önem kazandırıyor. Belki kimse bu seçimlerin sonunda bir iktidar değişikliği beklemiyor, ancak, özellikle AKP iktidarından kurtulmak isteyen egemen güçler, gelecekteki iktidar değişikliğine bir ön adım olacak şekilde, AKP'nin oy oranın düşürülmesini hedefliyorlar. AKP'nin oy oranı % 30-40 bandına çekilirse, bu durum Erdoğan'ın tek başına iktidar olma ve başkanlık sistemine geçiş planlarını tümden yok edebilir. CHP'nin İstanbul'da elde edeceği bir seçim zaferi de, yakın zamanda yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçimlerde, AKP'nin yenilgiye uğratılması yönünde, bu güçler açısından etkili bir hamle olacaktır.

Gerçi, 24 Şubat'ta Başbakan Erdoğan ile oğlu arasında geçen telefon görüşmelerinin yayınlanmasından sonra, Erdoğan'ın koltuğunu koruması artık mümkün değildir. Erdoğan, büyük bir arsızlık ve pişkinlikle yoluna devam etmeye çalışsa da, kamuoyunda oldukça teşhir oldu ve meşruyetini yitirdi.

Bu seçimler, egemen sınıflar arasında süren iktidar paylaşım savaşının ve halkın bu sınıflara karşı yürüttüğü demokrasi mücadelesinin sonuçlarının az çok okunacağı bir tablo ortaya koyacaktır. Ancak, bundan hareketle seçimlerin adil bir siyasal mücadelenenin sonuçlarını ve yaşananları objektif olarak algılayıp, özgür iradesi ile bir duruş ortaya koyan halkın tercihlerini yansıtacağını düşünmek saflık olur.

Oy kullanmak sadece bir sonuçtur. Bu iş yapılmadan önce, şiddet, tehdit, seçim rüşvetleri, santaj politikaları, medya karartmaları ve manüpülasyon operasyonları ile seçmenin iradesi egemen güçlerce büyük ölçüde ipotek altına alınır ve bir tercihe doğru eldeki bütün imkan ve araçlarla yönlendirilir. İş bununla da bitmez, oy sayımında ve sonuçların belirlenmesinde hilelere başvurulur. Bu hile ve entrikaları aşmak, özellikle örgütsüz halk için neredeyse imkansızdır. Bu cendereyi kırabilecek tek güç, devrimci partiler, sendikalar ve diger gerçek demokratik kitle örgütleri içinde örgütlenmiş bilinçli kitlelerin gücüdür.

 

Bu kavga ne ve kim için?

Başbakan Erdoğan ve AKP çevreleri, 17 Aralık 2013'te başlatılanBüyük Rüşvet ve Yolsuzluk Operasyonu“nu bir „darbe girişimi“ olarak nitelese de, bizce bu hamle; yaşadığı iktidar sarhoşluğu ve pervasızca uygulamaya çalıştığı yayılmacı emelleri ile kendisini Saddam'ın konumuna düşürmüş Erdoğan'ın pasifize ve oy oranının düşürülmesi yolu ile AKP'nin ıslah edilmesini hedefliyordu. 17 Aralık operasyonunun, özellikle Erdoğan'ın çevresinde ördüğü özel iktidar aygıtınınkayıt dışı“ finanas kaynaklarının kesilmesine dönük olduğu görülüyor. Erdoğan'ın uzun süreli direnme planlarının boşa çıkarılması ve geri çekilmesinin sağlanması açısından bu hamle hedefini bulan bir hamledir. Ancak, Erdoğan'ın direnişi ve karşı saldırıları şiddetlendikçe, pasifizasiyon ve ıslah projesi giderek tümden tasfiye projesine dönüştü.

Tasfiye projesi derken, Başbakan Erdoğan'ın göstermeye çalıştığı gibi „asılsız iddialar ve komplo ile halkın seçtigi meşru hükümetin devrilmesi“ anlamında bir projeden bahsetmiyoruz. Hayır, son ortaya çıkan kasetlerden de görüldüğü gibi; başta Erdoğan ve ailesi olmak üzere, asağıdan yukarıya AKP iktidarı yolsuzluk, hukuksuzluk ve yalan çamuruna batmış durumdadır. İktidar ortakları birbirilerini iyi tanıdıkları için, Cemaat ve destekçilerinin şimdilik yaptığı, eski ortaklarının suçlarını ve kirliliklerini ortaya dökmektir. 

Bu kavga, ABD-AKP-Cemaat ve bu güçlerin dayandığı sermaye sınıflarının üzerinde anlaştığı rejimin restorasyonu ve yeni iktidar programının Başbakan Erdoğan ve AKP tarfından ihlal edilmesinden kaynaklanmaktadır. Erdoğan tek başına, mutlak ve yayılmacı bir iktidar hedefine yönelmiştir. Bu durum, diğer ortakların çıkarlarını zedelemiş ve dolayısı ile oluşan koalisyonu bozmuştur. Koalisyonun bozulması, rejimin restorasyonu programının da askıya alınmasına neden olmuş ve AKP bu ara dönemde keyfi hukuka dayalı, bir çeşit yarı padişahlık rejimi kurmuştur. Bu ara rejim koşullarında; erkler ayrılığı ilkesi işlemediği için, bir burjuva cumhuriyetinden ve buna uygun bir devlet yapısından söz etmek mümkün değildir. Şimdi eski koalisyon güçleri, AKP'yi, yürütülen restorasyon ve iktidar programını sürdürecek noktaya geri döndürmeye ve buna uygun bir biçimde yeniden dizayn etmeye çalışıyorlar. Bu başarılmazsa yerine yeni müttefikler aranacaktır.

Burjuva iktidarlarının gücü, burjuvazinin kendi sınıf çıkarlarını tüm ulusun çıkarıymış gibi gösterebilme başarısıyla doğru orantılıdır. Bu nedenle, bugün Türkiye'de uluslararsı güçlerin de aktif olarak taraf olduğu iktidar mücadelesi sürecinde, çatışmanın tarafları, kendilerini halkın çıkarlarını savunan yegane kesim olarak göstermek için her türlü çabayı göstereceklerdir. Hiç kuşkusuz, karşı tarafın halk nezdindeki desteğinin zayıflatılması için, birbirilerinin açıklarına vuracak ve karşı tarafın işlediği suçları deşifre edeceklerdir. Bu durum elbette halk için yararlıdır.

Fakat, esasta bu mücadele, özgürlük, eşitlik ve adalet için yürütülen bir mücadele değildir. Aksine, yönetim ayrıcalıkları ve rant için; egemen sınıfların birbirilerine karşı yürttükleri acımasız ve kirli bir iktidar mücadelesidir. Halk, bu güçlerinin aslında iktidarın birer bileşeni ve de işlenen suçların direk ya da dolaylı birer ortağı olduğunu, başka bir deyişle, bir bütün olarak bu burjuva düzeninin haksızlığın, yoksulluğun ve yolsuzluğun kaynağı olduğunu görmezezse; bir tarafın yaptığı propagandaya kanarak o kesimin iktidara gelmesine yardım eder ve böylece tepesinde tepinecek yeni efendilerini seçmiş olur. Mısır'da yaşandığı gibi. Mübarek gider Mursi gelir, Mursi gider Sisi gelir. Her hükümet değişikliği sonrası belki, zenginler sınıfına yeni bazı isimler eklenir ancak sonuçta zengin hep zengin, yoksul ve ezilenler ise hep yoksul ve ezilen kalır.

 

Türkiye'de rejimin restorasyonu süreci ve ekonomik-sosyal-siyasal arak plan 

Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde, 90'li yılların sonundan bugüne kadar yaşanan toplumsal süreci; özgün bir geçiş süreci olarak tanımlayabiliriz. Bu süreç bir restorasyon ya da ara bir dönem olarak görülebilir. Bu dönemin ortaya çıkmasında iç ve dış dinamiklerin ortak bir etkisi vardır. İktidar kavgasını bu düzeyde şiddetlendiren, önümüzdeki yerel seçimlere taşıdığından daha öte bir anlam kazandıran ve Türkiye'yi adeta tarihsel bir kavşak noktasına getiren, yaklaşık on yıldır süren bu dönemin dinamikleridir.

İktidarın yeniden paylaşımı sözkonusu olduğu için, bu dönemin ayrıt edici bir özelliği olarak, egemen güçler arasındaki çatışma ve çeliskiler, en az halk ile burjuva sınıfları arasında süren iktidar mücadelesi kadar şiddetli bir boyut taşımaktadır.

Nedir bu sürecin temel özellikleri? 

Kemalist rejim, iki bloklu dünyanın sağladığı göreceli denge koşullarında, emperyalizme bağımlı, tekçi, bürokratik, içine kapanık ve güvenlik kaygılarını esas alan yapısını 90'lı yılların sonuna kadar sürdürebildi. Sovyet Bloku'nun çöküşüyle yeni uluslararası ve bölgesel dengeler oluştu. Kapitalizmin dünyayı bir tek küresel pazar şeklinde birbirine bağlama eğlimi; bütün bu altsüt oluşların en önemli kaynağıdır. Kapitalist sistemin bu ekonomik-sosyal gelişme eğlimi, Türkiye ekonomisinin de küreselleşmiş dünya pazarına tam olarak entegre olmasını sağladı. Buna bağlı olarak Türkiye'nin toplumsal yapısında yeni bir sınıflar kombinazyonu ortaya çıktı.

Bir yanada, oluşan yeni sınıflar dengesi ve bu dengeye dayalı olarak gelişen iktidar mücadelesi, diğer yanda Kürt Ulusu ve diğer ezilen halkların ulusal demokratik mücadelesinin Kemalizm'in „ulus devlet“ projesini boşa çıkartması, çürüyen Kemalist rejimi sürdürülebilir olmaktan çıkardı. Rejimin yapısında oluşan bu boşluk, yerel ve uluslararası sermaye güçleri açısından Türkiye'deki rejimin restorasyonu zorunlu hale getirdi.

Sovyet Bloku'nun çöküsü, aynı zamanda, emperyalistler tafından bu blokun güneyden kuşatılması amacıyla örgütlenen ve geliştirilen Siyasal İslamcıyeşil kuşak“ güçlerinin, özellikle de silahlı grupların tasfiyesi ve başta Ortadoğu bölgesi olmak üzere İslam Dünyası'nın kapitalist sistem ve yeni dünya düzeni ile tam entegrasyonunun sağlanması doğrultusunda yeniden dizaynı anlamına geliyordu. Artık radikal dinci terör gruplarına ihtiyaç kalmamıştı. Bunun yerine, „serbest piyasa“ ve yeni dünya düzeni ile uyumlu, devlet ve toplum yönetiminde etkin rol üstlenecek „Ilımlı İslamcı“ siyasal güçlere ihtiyaç vardı. Yani „Cihatçı İslam'danIlımlı İslamadoğru bir değişim ihtiyacı ortaya çıkmıştı.

AKP, 2001 yılında „Milli Görüşü benimseyen Fazilet Partisi'nden koparken, kendisini serbest pazar ve liberal ekonomi prensiplerine sadık, müslüman kimlikli bir parti'' olarak lanse etti. AKP'nin böylesine bir ''yeni'' çizgi benimsemesinde, hiç kuşkusuz İslam Dünyası'nın yeniden dizaynı ve kontrolü yolunda birlikte çalışılabilir uyumlu bir „Ilımlı İslamcımüttefik arayışında olan ABD'nin teşfik ve telkinlerinin önemli bir rolü vardır. ABD'nin ihtiyaç duyduğu müttefik, hem İslam dünyasına bir model olarak sunulabilecek hem de bölgede dünya düzeninin jandarmalığını yapacak bir müttefikti. AKP, kendisine sunulan bu ''model ortaklık'' rolüne büyük bir hırs ve istekle talip oldu.

AKP'nin kurulduğu 2001 yılı, tam da ABD'nin kendi küresel hakimiyetini sürdürmek için yeni bir savaş satratejisini uygulamaya koyduğu yıldır. 11 Eylül 2001'de El Kaide ABD'de bir çok hedefe saldırmış ve Bush yönetimi de bunu gerekçe olarak kullanarak yeni düşman konsepti çerçevesinde „İslamcı terör örgütleri“ne ve bu örgütlere destek verdiğini ileri sürdüğüŞer Ekseni“ ülkelerine karşı savaş başlatmıştı. 2001 Ekimi'nde Afganistan, 2003 Mart'ında Irak, ABD ve müttefikleri tarfından işgal edildi.

ABD, müslüman ülkelerin bir kısmını işgal ederken ve bazılarını da işgale hazırlanırken, yanında ''İslami kimliği'' öne çıkan güvenilir müttefik iktidarın olması oldukça önemliydi. Böylesi bir ittifak, hem savaşın genel anlamda İslam'a karşı olamdığını gösterecek hemde İslam Dünyası içinde ABD karıştlığının yükselişinin önlenmesine yardım edecekti. Nitekim, Afganistan'daki çok uluslu güç içinde -savaş unsuru olmasa da- bir Türk birliği vardır. ABD, Irak'ın işgaline fiilen katılması ve destek sunması yönünde de Türkiye'ye büyük baskı yapmıştı. Yeni kurulmuş olan AKP iktidarının Irak'ın işgaline katılma noktasında oldukça istekli olduğunu biliyoruz. Hatta Erdoğan'ın bu konuda önceden ABD'ye güvenceler verdiği söyleniyor. Ancak, 3 Mart Irak tezkeresinin meclisten geçmemesi bu ortaklığı önledi. Bu engellemenin faturası Kemalistlerin yönetimindeki Orduya kesildi. Yine, aynı dönemde ideolojik-siyasal çöküş yaşayan Kemalist güçler, Batı'yı dışlamadan Rusya-Çin ve İran ile yeni bir ittifak kurma arayışlarını kamuyouna ilan ediyorlardı. Bütün bu gelişmeler, ABD'yi Türkiye'deki Kemalist bürokrasinin tasfiyesi ve rejimin Türk-İslam sentezi temelinde restorasyonu için AKP ile bir koalisyon kurmaya zorladı.

Aslında, 2000'lı yılların başlangıcında oluşan bu duruma baktığımızda, Türkiye ve dünyadaki sosyal-ekonomik ve siyasal koşulların adeta AKP gibi bir „Ilımlı İslamcı“ hareket dışında, başka bir harekete iktidar olanağı tanımadığını görürüz.

Özetlersek, 2000 yıllara gelindiğinde;

1- Türk milliyetçiliği, özellikle Kürt ulusçuluğunun gelişmesi ile, TC vatandaşlarını bir arada tutacak geçerli bir „ulusal ideoloji“ olmaktan çıkmıştır. Bu boşluğun doldurulması ihtiyacı ortak „Müslüman kimliğini öne çıkmıştır.

2- Kemalist rejimin geleneksel politiklarını uygulayan merkez sağ ve sol koalisyon hükümetleri yönetimindeki Türkiye'de, ekonomik ve siyasal yapı çökmüştür.

3- Palazlanan Anadolu sermayesi, dini söylem ve muhafazakar yaşam biçimi ile etrafına topladığı dışlanmış kitlelerin desteği ile, iktidar mevzilerini zorlamaktadır.

4- ''Dinci teröre karşı savaş'' ve özellikle Ortadoğu bölgesinin yeniden dizaynı için, ABD ve Batı açısından ''İslamcı'' kimliği öne çıkan bir müttefik Türkiye ihtiyacı doğmuştur.

5- 2001 saldırıları sonrasında gelişen İslam karşıtı atmosfer nedeniyle Batı piyasalarından çekilen Arap sermayesi, akacak güvenli ve uyumlu alanlar aryışındadır.

AKP iktidarını doğuran işte bu objektif koşullardır. Fakat bugün bu koşullarda ve AKP iktidarını var eden dinamiklerde ciddi değişimler söz konusudur. Sadece objektif durumda yaşanan degişikliklerden bahsetmiyoruz, hem AKP hemde diğer bütün sosyal politik aktörlerin subjektif durumlarında ciddi değişimler vardır.

Bugünkü konjonktür AKP iktidarına varolma imkanı tanıyor mu?

AKP iktidarının ayakta kalmasını sağlayan iki önmeli objektif faktör vardır. Birinci faktör, dünyada yaşanan ekonomik kriz ve durgunluğa karşın, Türkiye ekonomisinin göreceli olarak iyi durumda olmasıdır. Ve ikincisi, bütün yıpranmışlığına rağmen AKP'nin seçmen desteğini önemli ölçüde koruyabilmesidir. Neden, nasıl ve ne kadar sürdürülebilir? sorularına girmeden, sadece var olan objektif durumu ortaya koyarsak, durum budur.

Öte yandan, bugünkü ekonomik-sosyal-siyasal kosullar ve siyasal güçlerin durumu, 2000'lı yılların başlarına göre önemli bir değişim geçirdi.

Objektif ve subjektif durumdaki değişmi ana hatları şöyle özetleyebiliriz;

1- AKP artık statükonun temsilcisi ve koruyucusudur

AKP, çürümüş Kemalist iktidarlar karşısında kazandıdığı „yenilikçi, değişimci, özgürlükçü“ imajını, özellikle Gezi Parkı eylemleri sonrasında hemen hemen tamamen kaybetmiştir. Bu parti artık, statükonun, bürokrasinin ve otoriterliğin temsilcisi haline dönüşmüştür.

Ayrıca, son yolsuzluk operasyonları ile birlikte, denenmemişliğinden ve dini referanslara dayalı çizgisinden dolayı, özellikle dindar-muhafazakar kesimler arasında sahip olduğu „dürüst, ahlaklı“ imajinı da büyük ölçüde yitirmiştir.

2- AKP toplumu birleştirmiyor aksine cepheleştiriyor ve çatıştırıyor

AKP, kuruluş sürecinde, tüm toplumsal kesimlere eşit yaklaşacağını; farklı inanaçlara, yaşam biçimlerine ve ideolijilere saygılı davranacağını ilan etse de, bugün bu partinin dini referans alan, laiklik karşıtı, diğer grupları ötekileştiren, totaliter ve otoriter bir yapıya sahip olduğu çok net olarak ortaya çıkmıştır. Bu durum belki dayandığı dindar-muhafazakar seçmenlerin AKP saflarında daha fazla kenetlenmesini ve böylece oy oranını korumasını sağlamıştır. Ancak, ugulanan ekonomik-sosyal politikalar, yaratılan kamplaşma ve çatışma ortamı, hem toplumu germiş hem de AKP karşısında kenetlenmiş en az % 50'lik bir seçmen cephesi oluşturmuştur. Bu toplumsal gerilim ve çatışma ortamı, aynı zamanda ekonominin gelişmesini sınırlayan bir etkendir. Açıktır ki, AKP'nin halkın % 50'lik bölümünü yok sayarak yoluna devam etmesi giderek zorlaşmaktadır.

3- AKP'nin dayandığı sermaye sınıflarının büyümesi üst sınırına dayandı

AKP'nin dayandığı Anadolu sermayesi büyük ölçüde ticaret, hizmet, inşaat ve emlak alanlarında faaliyet yürüten, üretimden çok, ranta dayanan bir sermayedir. İktidarı paylaşan bu sermaye grupları, AKP iktidarı sürecinde devlet olanaklarının kullanılması ve kayırmacılık yoluyla büyük sermaye birikimi sağladılar. Ancak, tekelci İstanbul sermayesi düzeyinde sanayi temeline dayanmadıkları için, kendi dinamikleri ile gelişme olanakları ve dolayısı ile pazarda rekabet güçleri zayıftır. İktidarın sürekli yeni rant alanları açma olanakları da sınırsız olmadığına göre (Taksim'e AVM yapılamaması, özelleştirmenin üst sınırına dayanmsı gibi sınırlamaları da dikkate alırsak) bu sınıfların sübvansiyona dayalı büyüme stratejisinin uzun vadeli bir strateji olmadığını söylemek yanlış olmaz.

Gerek bazı sermaye gruplarının kayırılması ve gerekse İstanbul sermayesi gruplarının (ki en son Koç Grubu bu uygulamalara maruz kaldı) keyfi vergi cezası kesme, denetim uygulamaları ile sürekli taciz etme ve borsada hisse değerlerine müdahale gibi ekonomi dışı yollarla geriletilmeye çalışması, AKP'nin özerine yemin ettiğiserbest piyasa ve liberal ekonomi politika“ kurallarından sapma anlamına gelir. Türkiye pazarı kapitalist sistem açısından önemli bir pazardır. Ayrıca, İstanbul sermayesinin küresel tekellerle çok ciddi ortaklıkları vardır. Bu durumda, kürsel sermayenin AKP'nin ekonomi politikalarındaki bu ilkesel sapmayı fark etmemesi ve bu sapmaya müsamaha göstermesi mümkün değildir.

4- AKP mezhep savaşını körüklüyor

AKP daha önce, içte ve bölgesel bazda mezhepsel cepheleşmeye karşı bir görüntü sergilese de, içerde Alevilere karşı geliştirilen ayrımcı uygulamalar ve bölgede Irak, Suriye ve dolayısı ile Iran'a karşı geliştirilen politikalar bu partinin, Sünni mezhebine ve hatta onun da sadece bir koluna dayandığını ortaya koymuştur. En son Suudi Arabistan'la ilişkilerde yaşanan kısmi kopuşla birlikte, Türkiye, adeta bölgeden izole edilmiş bir duruma düşmüştür.

Batı ve İsrail ile İran arasındaki savaş kokan gerilimden her açıdan yararlanan ve bu noktada kendisine aracı bir misyon yükleyen AKP iktidarı, mezhepçi karekterinin ortaya çıkması ve Ruhani'in işbaşına gelmesinden sonra, İran ile Batı arasındaki gerilimin yumuşamaya başlamasıyla, bu pozisyonunu da yitirmiştir.

5- Kürt Sorunu karşısında oyalama politikaları daha fazla sürdürülemez

AKP'nin dayandığı Siyasal İslamcı geleneğin literatüründe ulusal sorun diye bir kavram ve dolaysı bu sorunun çözümüne dönük bir perspektif yoktur. Ulusal hareket bu çizginin gözünde, „kavimcilik“ olarak, yani Müslümanların ortak ümmet kimliğini parçalayan bir hareket olarak nitelendirilir ve olumsuzlanır.

Sahip olduğu bu ziniyet dışında, iktidarın yeni sahibi olan AKP, merkezi iktidar gücünü kimseyle paylaşmak niyetinde değildir. Aksine, Erdoğan tek adam yönetimi ile yetkileri giderek merkezileştirmek eğlimindedir. Bu durum, onu, TC'nin dayandığı egemenlik konseptini daha güçlü bir biçimde savunmaya itiyor. „Tek devlet, tek millet ve tek vatan“ sloganını sık sık tekrarlaması tesadüf değildir. Tersine bu, beyninin arkasında yatan zihniyetin dışa vurumudur.

Erdoğan, Kürt Sorunu'nu, bir ulusun kollektif hakları çerçevesinde değil, vatandaşlık hakları çerçevesinde ele almaktadır. Bu anlayışın Kürt Ulusal Sorunu'na çözüm üretmesi mümkün değildir. Hatta, bütün açılım, proje ve paket şovlarına rağmen daha kalıcı bir ateşkesin koşulları bile oluşturulmamıştır. Buna rağmen halk belirsiz bir çözüm ve barış vaadiyle beklenti içinde oyalanmaktadır.

İçeride onbinden fazla insan tutsaktır, dağlarda ise binlerce gerilla var. Halk, savaş sürecinde açılan yaraların sarılmasını, daha demokratik bir siyasal ortamın oluşturulmasını ve ekonomik-sosyal iyileştirmeler yapılmasını beklemektedir. Ve bütün bu sorunların çözümü aciliyet gerektiriyor, oyalama politikaları ile bu çözümü daha fazla ertelemek mümkün değildir.

6- AKP iktidarı dünya düzeninin efendileri için tehdit unsuru oldu

Suriye'ye karşı yürütülen savaş, AKP iktidarının yayılmacı emellerinin sınırlarını ve bu emeller doğrultusunda yapabileceklerini tüm dünyaya göstermiştir. AKP, Türkiye'de başarı ile uyguladığı ''dine ve dindar halk kesimlerine dayanarak iktidarlaşma'' stratejisini, benzer şekilde Ortadoğu bölgesinde iktidarlaşmak için uygulamaya çalışmıştır. Bölgede köklü geleneğe ve kitlesel bir güce sahip olan Müslüman Kardeşler hareketi, AKP'nin bu stratejisinin uygulanması için çok güçlü bir zemin sundu. Mısır'da iktidara gelen Müslüman Kardeşler hareketi, AKP ile aynı ideolojik-dinsel değerleri paylaşıyor. Suriye'de Esad iktidarı yıkılabilseydi, burada da Müslüman Kardeşler hareketi iktidara gelecekti. Lübnan'da Türkiye'nin nüfuzu büyüktür ve Suriye'nin düşmesi sonrasında, Ürdün'de çogunlukta olan Müslüman Kardeşlerin iktidarı alması çok kolay olurdu.

Türkiye ile Müslüman Kardeşler hareketini birleştiren ve bölgeyi kontrol altına alabilecek güçte bir ittifakı ortaya çıkaran bu durum, sadece Müslüman Kardeşler hareketinin niteliği nedeniyle değil, Türkiye'nin Irak ve Suriye'de El Kaide dahil pek çok dinci terör örgütü ile ilişki kurması ve bu örgütlere büyük destek vermesiyle, ABD ve İsrail'i bile korkutan bir tehdite dönüşmüştür. 1

Türkiye'nin hava savunmasında kullanılacak uzun menzilli füzelerin alımı için Çin ile anlaşması da, NATO içindeki müttefiklerini oldukça rahatsız etmştir. Dahası, pek gündeme gelmese de, Türkiye'nin Sinop'ta kuracağı ve nükler silah üretmeye ugun nükler santralin yapımı, bu santrali kuracak olan Japonya'da tartışmalara neden olmuştu. ABD ve İsrail'in bu tartışmaları ve Türkiye'nin bu alandaki faaliytlerini izlemediğini söylemek imkansızdır. Anlaşılan, Erdoğan kestirmeden ''dünyanın birinci ligine'' çıkmak için sabırsızlanıyor. Ancak, birinci ligdekilerin, böylesine agresif bir yayılma stratejisi izleyen bir ülkeye yanlarında yer açma konusunda istekli olacaklarını hiç sanmıyoruz.

7- ABD'nin „Ilımlı İslam“ projesi çöktü

Mısır, Suriye ve Türkiye tecrübeleri ile birlikte, ABD ve Batılılar belki de şaşkınlıkla „Ilımlı İslam ile Cihatçı İslam“ arasındaki geçişliliği ve „Ilımlı İslam“ın rahatlıklaCihatçı İslam''a dönüşebildiğini görmüşlerdir. Görülmüştür ki, „Ilımlı İslam“ ile „Cihatçı İslam“ ortak siyasal hedeflere sahiptir. Sadece kullanılan yönem ve araçlar farklıdır.

Dahası, Türkiye'nin bölgesel hegomonya hedefine ulaşmak için, dinci terör örgütlerini çok etkili bir silaha dönüştürebildiği görülmüştür. Bu durum ABD'nin „Ilımlı İslam“ projesini büyük ölçüde işlevsiz hale getirmiştir.

8- Kayıt dışı ekonomi ve gayri meşru iktidar

Türkiye'nin Güney Kürdistan petrollerini, bölgesel yönetmimle yaptığı özel ve üçüncü tarafları dikkate almayan anlaşmalar yolu ile dünya pazarlarına taşıma girişimi, bu ülkenin ABD'nin hegomonyal çıkarlarını etkileme riskini ortaya çıkarmıştır. AKP iktidarının küresel egemenleri fazla dikkate almadan kurduğu ekonomik ilişkiler ve yaptığı hamleler, onu bu küresl güçlerle karşı karşıya getirmiştir. Bu karşıtlık, AKP iktidarının anti-emperyalist karekterinden kayanaklanan bir durum değildir. Bu çatışma, onun pervasız yayılma politikalarının emperyaslitlerin egemenlik sınırlarını ihlal etmesinin bir sonucudur.

Türkiye'nin bölgesel hegomonya mücadelesi, onu özellikle bu alanda iddia sahibi olan ve AKP'nin müttefiki Müslüman Kardeşler geleneği ile çatışma içinde olan Selefi sektinin temsilcisi Suudi Arabistan ile de karşı karşıya getirmiştir. Bu durum AKP'nin Arap sermayesinden yararlanarak büyüme planlarını büyük ölçüde zayıflatmıştır. AKP iktidarı, sıcak para ve sermaye açmazını, Yasin El Kadı, Babek Zencani, Reza Zarrab benzeri, bir anlamda küresel düzenin dışına itilmiş sermayedarlar ile kurduğu ilişkilerle aşmaya çalışıyor. Bu durum, Türkiye ekonomisini söz konusu yabancı sermayedarlar gibi kayıt dışı bir konuma itiyor. Bu kayıt dışı ekonomik ilişkiler de, elbette Erdoğan ve istifa eden dört bakının organize ettiği oluşuma benzer, gayri meşru bir yönetim aygıtı oluşturur.

Sonuç: Türkiye'de Siyasal İslamcı hareket, 2001 yılında AKP'nin ''Milli Görüş'' çizgisinden kopmasına benzer bir ayrışma yaşıyor. O dönem, küresel ve yerel sermaye ile uyumlu bir ilişki sürdürecek durumda olmayan Refah Partisi ''yenilikçiler ve gelenekçiler'' temelinde ikiye bölünmüştü. Kendisini ''Yenilikçi'' olarak lanse eden ve 'Milli Görüş gömleğini çıkardığını'' ilan eden AKP, kapitalist sisteme ve dünya düzenine bağlılığını sunarak iktidar olmuştu. Fakat bugün kendisi de Refah Partisi gibi dünya düzeninin dışına itilmiş durumdadır. Şimdi ''yenilikçi'' misyonuna sahip çıkan ve küresel güçlerle uyumlu çalışma vaadinde bulunan Gülen Cemaati'dir.

AKP iktidarı küresel, bölgesel ve yerel planda varoluşunu sağlayan dinamikleri, bizatihi kendi pratiği ve söylemi ile büyük ölçüde yok etmiştir. Bu durumun oluşmasında kuşkusuz değişen objektif koşulların da büyük bir etkisi vardır. Bu koşullar altında AKP iktidarının sürdürülebilirlilik imkanı hemen hemen kalmamıştır.

Görüldüğü kadarı ile; yerel ve uluslararası güçler, dünyada yaşanan ekonomik kriz ve bölgede hüküm süren kaos nedeniyle, Türkiye'deki rejimi fazla yıpratmadan yumuşak bir iktidar değişikliği sağlamanın çabası içindedirler.

Kimsenin eski Kemalist rejime dönüşü istediğini sanmıyoruz. Bu artık mümkün de değildir. Fakat, İslamcı çoğnuluk iktidarının da, daha tehlikeli bir rejim ortaya çıkarabileceği görülmüştür. Bu durumda yerel ve küresel güçlerin, İslamcı ve laik güçlerin az çok birbirilerini dengelediği, dışa açık ancak, yayılmacı emelleri dizginlenmiş, bir rejim seçenegine yöneleceklerini söylemek mümkündür.

Bütün çizdiğimiz bu tablonun en acıklı yanı şudur: Egemenler arasında gelişen bütün bu saray kavgaları ve entrikaları ''halkı kim yönetecek'' sorusu etrafında gerçekleşmektedir. Ne yazık ki, halk bu aslakları bir kenara itecek ve kendi kendisini yönetmek için gerekli iradi müdahaleyi yapacak durumda değildir.

 

 

......................................... 

 

1ABD yönetiminin, Türkiye'yi Suriye'de dinci terör örgütlerine verdiği destek konusunda pek çok key uyardığını biliyoruz. Ancak, 1 Mart 2014 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi'nde Pelin Ünker imzası ive 'Cihat'ın finansörü' başlığı ile yayınlanan habere bakılırsa Türkiye bu konuda artık çok ciddi bir durumla karşı karşıyadır. Haber aynen şöyle: ''Amerika’da yerleşik Demokrasileri Koruma Vakfı tarafından yayınlanan raporda Türkiye uluslararası terörü finanse etmekle suçlandı...Washington merkezli Demokrasileri Koruma Vakfı’nın (Foundation of Defense for Democracies-FDD) 21 Şubat Cuma günü yayımladığı “Türkiye’de Terörizmin Finansmanı-Giderek Artan Bir Endişe” adlı rapora göre Türkiye büyük terör gruplarının finansmanında anahtar rol oynuyor. Ülke, küresel terörizmin finansmanı ve yasa dışı faaliyetlerin aktarım merkezi durumunda...FATF raporunda Suriye’deki sivil savaşla beraber Türkiye’nin doğu sınırında El Kaide’yi de içeren tehlikeli Cihatçı gruplara silah ve para akışına kayıtsız kaldığı belirtildi.''

Leave your comments

0
terms and condition.
  • No comments found