Cumartesi, Eylül 22, 2018

Platzhalter roof5

 

Arama-2

Langfristige Artikel

Box Link

Events

 PANO

 

 

 

 

 Zonema de Domane ma

   
   
   
   

  

Dersimzaza.com'dan kısa bir açıklama

Facebook'ta sitemizin ismi ile benzerlik taşıyan bazı sayfalar görülmektedir. Bu sayfaların sitemizle hiç bir ilgisi yoktur. Sitemizin www.dersimzaza.com adresi dışında internet üzerinde herhangi bir hesabı ya da sayfası bulunmamaktadır.

Kamuoyunun dikkatine sunulur.

Dersimzaza.com

 


 

Türkiye'deki siyasal rejimin niteligi ve 24 Haziran ''seçimleri'' - 2

 

 

Türkiye'deki siyasal rejimin niteliği ve 24 Haziran ''seçimleri'' - 2

 

 

Ahmet Aydın

23 Haziran 2018

 

 

Faşizm kavramının kuramsal çerçevesi

 

Roger Griffin, Faşizmin Doğası kitabında ''Faşizm muamması''dan bahseder ve şu aktarmayı yapar:

 

"Araştırılması için çok fazla zaman ve zihinsel enerji harcanmış olmasına rağmen ... faşizm, 20. yüzyılın araştırmacıları için inatla muamma olmayı sürdürmüştür"1

 

Dinamik ve karmaşık bir sosyal sürecin ürünü olduğu için, faşizmin bütün yönleriyle kavranması gerçekten her zaman zor olmuştur. Ancak faşizm bir ''muamma'' da değildir. Bununla birlikte; faşizm ile kapitalizm, özellikle de faşizm ile tekelci kapitalizm ve emperyalizm arasadındaki varoluşsal bağı görmeyenler ve insanlığın antifaşist mücadele birikimine objektif yaklaşmayanlar için; faşizm büyük bir olasılıkla hep ''muamma'' olarak kalacaktır.

 

Tarhçi Arthur Rosenberg 1930'lu yılların ortasında faşizmin Avrupa'da yükselişi karşısında ''demokratların ve sosyalistlerin” yaşadığı şakınlığı şöyle anlatır:

 

''Faşizmin mantığa aykırı, fantastik açıklamaları, demokratlar ve sosyalistler arasında, kendilerinin halihazır baş düşmanının akıl dışı bir oluşum olarak, mantıki nedenlerle aşılamayacağı, kırılamayacağı yerleştirmiş görünüyor. Faşizm bir tabiat olayı, bir deprem, insan kalbinden fışkıran ve direnç tanımayan manevi bir güç gibi görünmektedir bu kişilere. Bizatihi faşistler de bu inancı hareretle desteklerler.''2

 

Uluslararsı faşizmin 2. Dünya savaşın'da yenilgiye uğratılamsıyla, faşizmin ''mistik-kutsal, doğa üstü ve yenilmez'' olmadığı çok şükür anlaşıldı. Buna rağmen, ne faşist hareket kendisini ''mistik-kutsal' bir fenomen olarak gösterme gayretini bıraktı; ne de antifaşist kesimler, üretilen manüpülasyonlar karşısında zaman zaman yanılgılara düşmekten kurtuludu.

 

Antifaşist mücadele deneyimi ve faşizm karşısında kazanılan zaferler, faşizmin yüzündeki ''mistik ve kutsal'' maskeyi düşürdüğünde, bu aynı zamanda onun bilinmez değil; aksine; diğer sosyal olgular gibi bilinebilir bir şey olduğunu da öğretiyordu bize. Bu öğreti; etrafında oluşan ya da oluşturulan sis ve toz bulutuna saplanmadan, faşizmi anlamak için; onu oluşturan sosyal ve tarihsel koşulları analiz etmemiz gerektiğini de doğal olarak bize analtır.

 

Ernesto Laclau özellikle 2. Dünya savaşından sonra faşizm konusundaki literatürün genişlemesine rağmen, ''kavramlar geliştirme konusunda'' bu genişlemeye parelel bir gelişme sağlanmadığını belirtir. Onun bu konudaki eleştirilerinde esas hedef burjuva entellektülleri olamakla birlikte, Marksist kesimler de bu eleştirilerden muhaf değildir.

 

Laclau'ya göre teorik gelişmedeki zayıflığın nedenlerini ''1930'lardan sonra Avrupa'da görülen hemen hemen bütün politik ve entelektüel akımların, faşizmi, kendisini ortaya çıkaran çelişkilerin karmaşık birikimi üzerinden anlamak yerine, onu görece basit çelişkilere indirgemeye yönelimeleri olgusunda aramalıyız. Bu örneğin, burjuva liberal kesim için böyleydi. Onlara göre faşizm, nesnel tarhin sürecin sonucu değil, normal tarihi gelişmenin kesintiye uğramasıdır. Nitekim Benedetto Croce'ye göre faşizm, bir sınıf çıkarının politik ifadesi değil, 'savaşın ürettiği bir bilinç çöküntüsü, bir uygarlık bunalımı ve sarhoşluğun sonucu' idi.''3

 

Anlaşılacağı üzere, insanlığın entelektüel birikiminin gelişmesi, güncel süreçlerle ilgili değerlendirmelerde yanlışa ve sapmalara ya da sosyal sürecin gerisine düşmelere engel olamayabiliyor. Bu gerçekliği; bugün Türkiye ve Kuzey Kürdistan zeminide yaşanan rejim tartışmalarında da görebiliyoruz. Sorunun kaynağı, entellektüel birikimin araştırılması, kavranılamsı ve yeniden üretilmesi alanında gösterilen atalettir.

 

Güncel faşizm tartışmasında, Laclau'nun da bahsettiği ''öznel sapmalar''ın etkisini minimum düzeye indirmek için; Arthur Rosenberg'in şu faşizm tanımından işe başlamak doğru bir adım olacaktır:

 

Faşizm burjuva-kapitalist karşı devrim hareketinin halkçılık-milliyetçilik maskesi ardındaki modern bir biçiminden başkaca bir şey değildir.''4

 

Bu tanım Komüntern'in faşizm teorisini yadsımaz, aksine tamamlar. Rosenberg'in tanımlaması; sadece faşizmin nihai biçimini aldığı süreci değil, bir bütün olarak faşistleşme sürecini anlamak için önemlidir. Çünkü bu tanım, faşizmin, tüm toplumsal sınıfların ilşikileri ve eylemleri temelinde ele alınmasının yolunu açmaktadır. Rosenberg'in tanımlamasında tekelci kapitalizm ve mali sermayeye özel bir vurgu yoktur. Bu düzeyde kaldığında elbette bu tanım faşizmin nihayi düzeyini tam olarak ifade etmez. Ancak, özellikle 2. Dünya savaşından günümüze kadar, Komüntern'in tanımından hareketle sürece bakan Marksist çevreler, faşistleşme sürecinde her zaman mali sermaye öncelik verdikleri için, diğer sınıfların rolünü tam olarak görememişlerdir. Bu durumda; her iki tanımı birlikte değerlendirerek sürece yaklaşmak, daha kapsayıcı bir bakış açısının oluşmasını sağlayacaktır.

 

Aynı soruna dikkat çeken Togliatti diyordu ki; ''Faşizmin sınıfsal karakterini anlamak zorundasınız, çünkü emperyalizmi, tekelci kapitalizmi anlamadan faşizmi anlayamazsınız; ama aynı zamanda faşizmin kitlesel karakterini de kavramak zorundasınız.''5

 

Çelişkili gibi görünse de, tarhisel-sosyal bir kategori olarak faşizmin ortaya çıkışı ve yükselşi, tekelci kapitalizmin-mali sermayenin yükselişinin bir ürünü olduğu halde ve nihayetinde Komüntern'in tanımlamasında belirtiği gibi ''...finans-kapitalin en gerici, en şovenist ve en emperyalist öğelerinin açık terörist diktatörlüğü(ne)''6 dönüştüğü halde, faşist hareketin siyasal-örgütsel oluşumu (ya da Toglatti'nin ifadesiyle onun kitlesel kakakteri) direk ve birebir bu sınıflarla ilişkili değildir. Ya da, başlangıçta faşist hareket; tekelci kapitalizmin iktidarı karşısında görece bir özerkliğe sahiptir. Nitekim bu çelişkili gibi görününen durum; 1920'li-1930'lu yıllarda sosyalist hareketin çeşitli kesimlerinde faşizm konusunda yanlış değerlendirmelere yol açmıştır. Örneğin; faşizmi ''Küçük burjuvazinin burjuvazi üzerindeki diktatörlüğü'' olarak gören yaklaşımlar ortaya çıkmıştır.

 

İtalya ve Almanya'da faşist hareket, 1. Dünya savaşının yarattığı ekonomik-sosyal yıkım ve sonrasında 1929 yılında dünyada gelişen ekonomik krizin sonucunda, sınıflarından kopan (deklase olan) kesimler (özellikle de çoğunluğu küçük-burjuva kökenli olan ancak savaş sonrasında işsiz kalan subay, diğer askerler ve memurlar) ve ekonomik kriz nedeniyle yoksullaşan küçük burjuva sınıfı arasında gelişti. Bu hareket her zaman büyük burjuvazi tarafından himaye edilip desteklense de, büyük burjuvazinin, sürecin başlangıcında; bu kesimlerle iktidarını paylaşmak gibi eğilim içinde olduğu söylenemez.7

 

Bununla birlikte faşist hareketi, savaşın ve ekonomik krizin yıkımından etkilenen ve bu yıkıma karşı reaksiyon gösteren küçük burjuva hareketiyle tümden özdeşleştirmek de büyük bir hata olur. Fakat, kitlesel gücüne rağmen; kendi başına bir ideolojik-politk alternatif oluşturamayacak durumda olan küçük burjuva hareketi, faşist hareketin toplumsal dayanağı ve tekelci burjuvazinin yedek gücü olmaktan kurtulamaz. Faşist hareketin, küçük burjuvazinin tepkisini eklektik bir ''halkçı-milliyetçi'' ideoloji ile örgütlemesi; yani faşist hareket ile küçük-burjuva hareketinin birleşmesi; faşistleşme sürecinde en önemli aşamalarından biridir. Bu durum Togliatti'nin ifadesiyle faşizmin kitlesel karakter kazanması, Laclau'nun ifadesiyle kitlesel rejimini oluşturması, anlamına gelir. 8

 

Rosenberg tanımında, faşizmin bir karşı devrim hareketi olduğunu vurgulamaktadır. Komintern de faşizmi özelliklle yükselen işçi sınıfı hareketi ve sosyal devrim dalgasının ezilmesine karşı gelişen bir rejim değişikliği olarak görmüştür. Faşizmin ideolojik-politik yapısnın ve hatta sosyo-kültürel etkinliğinin anlaşılmasında onun karşı devrmci niteliğinin anlaşılması anahtar bir rol oynar.

 

Faşimin çelişkili gibi görünen doğasını gözlemlemiş olan Ortega Y. Gasset 1920'li yılların sonuna doğru şunları yazmıştı:

 

''Faşizm şaşıtıcı bir görünüşe sahip, çünkü içinde en çelişik içerikleri barındırıyor. Otoriterliği öne sürüyor ve isyan örgütlüyor. Çağdaş demokrasiye karşı dövüşüyor, öte yandan herhangi bir geçmiş yönetimin restorasyonuna inanmıyor. Kendisini kuvvetli bir devletin yapıcısı olarak sunuyor, ama yıkıcı bir hizip ya da gizli bir cemiyetmiş gibi devletin çözülmesine neden olacak araçları kullanıyor. Faşizme hangi açıdan yaklaşırsak yaklaşalım, hem bir şey hem onun karşıtı, hem A hem A-değil olduğunu görürüz.''9

 

Faşizm kapitalist toplum yapısını ve burjuvazinin egemen olduğu bir düzeni reddetmez. Aksine bütün yapısını kapitalist ilişkilere dayalı olarak geliştirir. Buna karşın zaman zaman anti-kapitalist bir görüntü oluşturmaktan geri durmaz. Faşizmin bu karşıtlığı, daha çok iktidarı elinde tutan tekelci burjuvazi-mali sermaye muhalifliği olarak ortaya çıkar. Hatta dayandığı ulusun diğer emperyalist devletler tarafından mağdur edildiğini ileri sürerek bir ''anti-emperyalist'' söylem geliştirir.

 

Faşizmin tekelci burjuva karşıtlığı gibi, onun anti-emperyalistliği de sadece ve sadece zenginliklerin ve hegemonyanın yeniden paylaşmı eğliminden kaynaklanır. Faşizm anti-emperyalist değildir; aksine dayandığı ulusun emperyalist egemenliğini sağlamak için diğer emperyalistlerle çatışır.10

 

Faşist hareketin toplumsal dayandığı olan küçük burjuvazi ve diğer orta sınıflar; büyük burjuvazi ile işçi sınıfı arasında bir sosyal konumda olmanın gereği olarak, bunalım döneminde toplum üzerindeki ideolojik-siyasal ve sosyal hegemonyasını büyük ölçüde yitirmiş ve sermaye birikim sistemi tıkanmış tekelci bujuvaziye karşı; zenginliğin ve iktidarın paylaşılması noktasında uzlaşmacı bir mücadele yürütür. Onun ''düzen karşıtlığı'' görünümü bir yanı ile buradan kaynaklanmaktadır.

 

Faşist hareket, ekonomik krizden etkilenerek yoksullaşan küçük burjuvazinin sınıf atlama hırsını örgütleyip, kitlesel güce kavuştukça, ya da ''sosyal iktidarını'' kurdukça, hegemonyası zayıflamış iktidardaki tekelci burjuvazi karşısında, daha güçlü bir pazarlık gücüne kavuşur. Faşist hareketin tekelci burjuvazinin önüne koyduğu seçenek; düzenin daha da demokratikleştirilmesi ve iktidarın toplumsal tabana yayılması değil, aksine özellikle; işçi sınıfı hareketinin tümden bastırılması, halkın demokrasi mücadelesi sonucunda elde ettiği ekonomik-demokratik kazanınmların yok edilmesi, küçük burjuvazinin ekonomik ve politik etkisini güçlendiren yeni bir iktidar bolku inşa edilmesi suretiyle; tekelci burjvuvazinin siyasal ve sosyal hegemonyasını yeniden ve daha güçlü bir biçimde inşa etmeye yöneliktir. 11

 

Faşizmin ''düzen karşıtlığı'' gibi görünen diğer bir eğilimi, onun 'ulusun güvenliğini ve gücünü zayıflattığı'' gerkçesiyle; burjuva demokratik değerlere olan karşıtlığıdır. Faşizm, öncelikle serbest rekabetçi dönemde bizzatihi burjuvazinin önderlik ettiği; proletarya ve diğer emekçi sınıfların katıldığı burjuva demokartik devrimlerin tüm kazanımlarını yok etmeyi hedefler. Parlamenter sisteme, burjuva demokratik devlete karşılık, otoriter ve totaliter bir faşist devlet ve rejim biçimi önerir. Hatta faşizm, cumhuriyeti fiilen ortadan kaldırır. Yurttaşların özgür iradesini kıran bir rejimde cumhuriyetten bahsetmek zaten anlamsızdır. Bunların da ötesinde, proletaryanın objektif sınıf çıkarları ile örtüşen ve burjuva demokrasisini aşan sosyal-siyasal devrim hareketleri, faşizm için başdüşman konumundadırlar. Bu nedenle faşizm ortaya çıktığı anda sihahlı çeteler şeklinde örgütlenmiş ve en başta işçi sınıfı ve komünist harekete saldırmıştır.

 

Ortega Y. Gasset'in faşist hareketle ilgili yaptığı şu tespitte dikakat çekicidir: ''Çağdaş demokrasiye karşı dövüşüyor, öte yandan herhangi bir geçmiş yönetimin restorasyonuna inanmıyor.''

 

Faşizm ulusun ''görkemli'' tarihinden alabildiğine yararlanır, ancak faşist hareketin kendisi de, modern çağın; teknik, ekonomik ve askeri olanaklarının sağladığı gücün, tarhin herhangi bir dönemindeki güçle kıyaslanamayacağını görmektedir elbette. Faşizm geleceğe bakar ve gelecek için ulusun tarihinin hiç bir döneminde görülmemiş hayeller ve büyük hedefler koyar. Hitlerin dünyaya hakim olma hayali gibi.

 

Faşizm, kapitalizm ve ulus gibi imodern sosyal yapılar üzerinden yükselir. Özellikle modern teknoloji ve büyük ölçekli sermaye, faşizmin ''büyük hayellerinin'' daha doğrusu ''büyük yalanlarının' hayata geçirilmesi için adeta birer sihirli değnektirler. Bu anlamda faşizmi, tarhin herhangi bir evresindeki bir devlet biçimine indirgemek mümkün değildir. Fakat bu, faşizmin kapitalizm öncesi toplumların günümüze ulaşan kalınıtlarından ve değerlerinden yararlanmayacağı; onlarla birleşmeyeceği anlamına gelmez. Feodal kalıntılar ve din faşizmin birleşmekte zorluk çekmeyeceği öğelerdir. İtalya ve Almanya'da Prusya yolu ile kapitalistleşme yoluna girmiş büyük toprak sahipleri faşist hareketin müttefikleriydiler. Bu her iki ülkede de feodalizmin, ABD ve Fransa'da olduğu gibi devrimci yoldan tasfiye edilmemiş olması ve İtalya'da toprak reformun gerçekleştirilmemesi dikkat çekicidir. İtalya'da, silahlı faşist çeteler ilk saldırılarını, büyük toprak sahiplerinin çıkarları doğrultusunda, tarım işçilerine ve gündelikçi köylülere karşı gerçekleştirmişlerdir.

 

İtalaya ve Almanya'da faşist hareketler her ne kadar dinici olarak nitelendirilmeseler de, onalar kiliseden ve dinin kutsallığından fazlasıyla yararlanmışlardır.12

 

 

Faşizmin tarihsel ve sosyo-ekonomik araka planı

 

1. Dünya savaşı sırasında ve sonrasında İtalya'da kullanılmaya başlanan faşizm kavaramının; ne Roma imparatorluğu mirasıyla bağlantısı; ne de, 20. yy başında kullanılması tesadüfidir. Tesadüfi olmayan bu her iki bağlantı, faşizmin niteliğini ve onun tarihsel ve sosyolojik olarak oratya çıkışını sağlayan koşullara işaret ederler.

 

Politik ve ideolojik oluşumunun sosyal temelini ulus kategorisine dayandıran faşist hareket için, ulusun hegemonyacı, gerici gelenekleri ve miteolojisi insanlığın ilerici-demokratik birikimine karşı saldırıda kullanacağı bir cephanelik gibidir. Faşizmin insanlık tarihinin karanlık yanlarına yaptığı referanslar; bu noktadan baktıldığında anlaşılır olmaktadır. Öte yandan; faşizm serbest rekabetçi kapitalizmden tekelci kapitalizme geçişin tamamlandığı bir süreçte; 20. yy başında, yani emperyalizm aşamasında ortaya çıkmıştır. Dünya çapında, hem toplumların iç yapısında hem de uluslararası ilişkilerde yeni ve oldukça derin çelişki ve çatışmalara yol açan bu sosyo-ekonomik dönüşüm, aynı zamanda dünya üzerindeki iki büyük paylaşım savaşının da kaynağıdır. Klasik tipte faşizm, bu iki dünya savaşı arasındaki süreçte ortaya çıkmıştır. Sosyo-ekonomik analizlerin ötesinde; tarhihe kaba gözle bir bakış bile, tekelci kapitalizm ve emperyalizm ile faşizmin bağlantısını anlamak için yeterlidir.

 

Kapitalizmin özellikle Avrupa'da yaşadığı sosyo-ekonomik dönüşüm dolayımsız olarak; yeni ideolojik ve siyasal akımların ortaya çıkmasına; ya da var olanların dönüşümüne yol açtı. 19. yüzyılın son çeyreğinde Avrupa'da burjuva demokratik devrimlerin etkisi giderek zayıfladı ve giderek burjuva liberal hareketlere karşı; ''otoriter ve muhafazakar'' akımlar oratya çıktı.

 

Bu hareketler de,''...kapitalist ekonomi düzenini onaylıyorlar, doğru buluyorlar. Gelgelelim liberal ilkelerden de hiç hoşlanmıyorlar...kamu iktidarının ekonomik hayata yoğun müdahalesini talep ediyorlar. Liberal serbest ticarete karşı himaye gümrükleri getiriyorlar, liberal pasifizme karşı istilacı emperyalizmi çıkarıyorlar...Halklar arası barışı istemeyip, milleti her şeyin üstüne çıkarıyorlar. İnsanlar arasında eşitliği reddedip, insanlar arasındaki geleneksel farkları vurguluyor(lardı.)

...bu dönüşümün ekonomik sebebi, burjuva üretim sürecindeki bir iç değişimde yatar: Kapitalizm, serbest rekabet döbeminden çıkarak, merkezileşip yoğunlaşmış dev işletmelerin ve bu işletmelerin tekelleşme eğilimleri dönemine girmişti. Bu yeni tekelci kapitalizm, milli ekonomi bölgesini himaye gümrükleriyle sımsıkı kapar. Kaba kuvvet ve fetihler yoluyla yeni sömürü mihrakları (alanları) kazanmaya çalışır.''13

 

Tekelci kapitalizmin gelişmesiyle birlikte, kapitalist tekller ülke içinde rekabet içinde oldukları daha küçük sermaye gruplarını yutarak, sermeyanin daha az elde ve büyük ölçekte toplanmasını sağladılar. Böylece ülkelerin iç pazarı büyük ölçüde bir kaç büyük tekelin kontrolüne girdi. Diğer yandan bu tekeller uluslararası pazarın ve hammade kaynaklarının kontrolü için, diğer ülkelerin tekelleriyle büyük bir rakabete giriştiler. Üstelik bu aşama da, dış pazarlara sadece meta ihracı değil aynı zamanda sermaye ihracı sözkonusuydu. Tekelci kapitalizmin önceliği elbette iç pazarın dış rekabete karşı güvence altına alınmasıydı. İç pazarı sadece ekomomik ve askeri-bürokratik önlemlerle kouma altına almak mümkün değildir. Burjuvazi için ulusal pazarın sınırları aslında ulusun sınırları demektir. Bu nedenle; ulusal pazarın korunması, herşeyden önce ulusun tek bir bütün olarak ideolojik-siyasal ve kültürel olarak birleştirilmesi demekti. Bu tarihsel eğlimle bağlantılı olarak milliyetçilik ve merkezi-güçlü ulusal devlet eğliminin gelişmesi elbette anlaşılır bir şeydir.

 

Nihayetinde tekelci kapitalist gruplar arasında gelişen bu rekabet 1. Dünya paylaşım savaşına yol açmıştır. Fakat 1. Dünya savaşı da; emperyalist devletler arasında dünya pazarlarının paylaşımı sorununu tam olarak çözememiştir. Savaş sonrasında Avrupa'da özellikle savaşın yıkımından ve ekonomik krizden etkilenen kesimler arasında milliyetçi, otoriter ve muhafazakar eğilimler giderek güçlenmiştir. Ancak bu kez savaş öncesinden farklı olarak, giderek örgütlü ve kitlesel bir güce dönüşmüş ve savaş sonrasında ciddi demokratik reformların yaşanmasını sağlamış işçi sınıfı ve sosyalist hareket bu akımların baş düşmanı haline gelmiştir. Savaş öncesindeki milliyetçi, otoriter ve muhafazakar eğilimlerden farklı olarak; bu yeni hareketler ağırlıklı olarak silahlı milis gruplar şeklinde örgütlenmişleridir.

 

''Hemen hemen bütün Avrupa devletlerinde Birinci Dünya savaşı sırasında veya sonrasında, parlamenter demokrasiyi, organize işçi hareketlerini ve marksizmin siyasi teorisini kesinlikle reddeden, nasyonalist ve antikapitalist ideolojilere dörtelle sarılmış siyasal akımlar belirmiştir. Açıktır ki, programların anti-kapitalist niteliği, faşizmin gerçek siyasi, sosyal fonksiyonlarıyla ve onun siyasal pratiğiyle düpedüz çelişmekteydi. Faşist hareketin üyeleri ve yandaşları özellikle orta tabakalardan kopup gelmişlerdi. Bu tabakalrın Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa devletlerinde ekonomik ve sosyal yıkıma veya en azından yıkım tehditine uğratılmaları, kendilerinde, milli özelliklere göre biçimlenen faşist programların dayanağı oluşturabilecek duyguları yarattı.'' 14

 

Faşist hareket aslında, genel olarak burjuvazinin toplum üzerindeki ideolojik-siyasal ve ekonomik hegemonyasını kurmak ve sürdürmek için başvurduğu temel bir yöntemi kullanır. Burjuvazi kendi sınıf çıkarlarını; ulusun genel çıkarları olarak tüm topluma kabul ettirdiği ölçüde, iktidarına meşuriyet kazandırır ve hegemonyasını sürdürür. Esas olarak küçük burjuvaziye dayanan faşist hareket de; büyük burjuvazinin bu yöntemini hem de gerektiğinde ona karşı da kullanmıştır. Küçük burjuvazi, bu yöntemi daha başarılı olarak kullanabilir, çünkü bizzatihi halkın içinde olduğu için birebir ve daha etkili daha daramatik bir propaganda yürütebilir. Üstelik küçük burjuvazi bu propagandasının ürünlerini direk olarak bir sosyal iktidara dönüştürebilir. Faşist hareket, gerektiğinde büyük brjuvaziyi, ulusun genel çıkarlarını yeterince gözetmemek ve bencillikle hatta dış güçlerle karşı yeterince güçlü ve saldırgan davranmayarak; ulusu mağdur etmekle de suçlayabilir. Yani küçük burjuvazi büyük burjuvaziyle rahatlıkla bir ''millilik-yerlilik'' yarışına girebilir. Nitekim bütün bu suçlamalar; bugünün Türkiyesi'nde olduğu gibi, 1920'li 1930'lu yıllarda İtalya ve Almanya'da görülmüştür.

 

Fakat faşist hareket özellikle işçi sınfının ekonomik ve siyasal haklar için mücadelesini ''bencilik'' ve adeta ulusal çıkarlara ''ihanet'' olarak niteler. Üstelik, işçi sınıfı ve sosyalist hareketin enternasyonalist, eşitlikçi ve devrimci fikirleri, ulusu ve devleti yücelten, milliyetçi, otoriter bir ideolojiye sahip olan faşist hareketle tam bir zıtlık içerir. Faşist hareket için işçi sınıfı ve sosyalist hareket o dönem kapitalist sisteme karşı güçlü bir alternatif oluşturan Sovyetler Birliği ve dünya sosyalist hareketinin içteki uzantılarıydı. Bugün Türkiye'de kullanılan dille ifade edersek: ''Dış düşmanla işbirliği içinde olan iç düşmanlar.''

 

Faşist hareketin ideolojik-siyasal çizgisi şu esaslara dayanıyordu:

 

''Temel bağlantısı sınıfların varlığının inkarına ve eski köylü, katolik, sanayi öncesi ve küçük-burjuva geleneğine bağlı bir halk eşitliği kesinlemesine dayanmaktadır, büyüklük efsanelerini benimser, İtalya'da Roma imparatorluğu'nu Almanya'da Blut und Boden (Kan ve toprak) gibi inanışları savunur. Buyurgan kişiliğin, Şef”in, Kurtarıcı-Efendi'nin Duçe'nin Führerin tarihsel bir zorunluluk olduğunu kabul ettirir. Halk kesinlikle bir yol gösterici (condottiere) tarfından yönlendirilmeli, hiyerarşi, aile yapısınadan ırka, kadına tek toplumun tüm kesimlerine uzanmalıdır. Bu hiyerarşinin dışında kalanlar ylanız Yahudiler, bozguncular, kadınlar ve komünistlerdir.''15

 

Dipnotlar

........................

1 Robinson, 198 1 , s. Aktaran Roger Griffin, Faşizmin Doğası, İletişim yay. s. 21

2 Arthur Rosenberg, Bir kitle hareketi olarak faşizmin yükselişi ve çöküşü, August Thalheimer Otto Bauer Angelo Tasca, Faşizm ve Kapitalizm Sarmal yay., s. 68

3Ernesto Laclau, Faşizm ve İdeoloji, Birikim dergisi sayı 46-47, Aralık 1978 - Ocak 1979 s. 81

4Arthur Rosenberg, Bir kitle hareketi olarak faşizmin yükselişi ve çöküşü, August Thalheimer Otto Bauer Angelo Tasca, Faşizm ve Kapitalizm Sarmal yay., s. 69

5Palmiro Togliatti, Faşizm Üzerine Dersler, 1935, s. 14

6Komintern'in Faşizm teorisi (1933) III. Enternasyonal -Belgeler- Belge yay. s. 224

7''Büyük burjuvazi yirmili yılların ilk yarısında Hitler'in partisini işçi-düşmanı bir haydut sürüsü ya da düzenin yedek güçleri olarak görüyor, ona bir iktidar örgütçüsü gözüyle hiç mi hiç bakmıyordu. 1929 bunalımından sonra yavaş yavaş anlamaya başladı ki, küçük burjuvazinin başkaldırısını yoluna koymak ve demokratik partiler üstünde bir baskı yaratmak için iyi bir araç karşısındadır. 1930 Eylülü'nde yapılan yasama meclisi seçiminde Hitler'cileri ilk kez büyük ölçüde parasal olarak destekledi; yine de kendi adına iktidarı alsın diye henüz desteklemeyi henüz düşünmüyordu.'' Maria A. Macciocchi, Faşizmin Analizi,, 1976, s. 48

8 Togliatti İtatlya'da faşistleşme süreci deneyimine dayanarak, faşist hareket ile genel olarak küçük burjuva hareketini birbirinden ayrı ele almak gerektiğini şöyle ifade etmektedir: ''Bu iki hareketi bağdaştırmak ve bunları, birbirlerinin kalıntısı olarak vurgulamak çok güçtür. Örneğin, İtalyan faşizminin gelişmekte olduğu zamanlar, Roma’ya Yürüyüş’ten önce, Parti şu onemli sorunu gözden kaçırmaktaydı: Büyük burjuvaziyi, gayrimemnun küçük-burjuva kitleleri saflarına çekmekten alıkoymak... O zamanlar bu kitleler, emekli askerler, zenginleşme yolunda yoksul köylüler ve savaşın yarattığı bir uyumsuzlar kitlesinden oluşmaktaydı.

Biz, bu olayların altında yatan İtalyan toplumsal olgusunun varlığını kavramadık; bunu belirleyen derindeki toplumsal nedenleri görmedik; emekli askerlerin, uyumsuzların, soyutlanmış insanlar değil bir kitle oluşturduklarını ve sınıfsal yönleri bulunan bir olgu ortaya koyduklarını anlamadık; onlara ''kahrolun'' demekle yetinmememiz gerektiğini anlamadık! Böylelikle, örneğin savaş sırasında emir vermeye alışmış bulunan uyumsuzlar, evlerine dönduklerinde emir vermeye devam etmek istediler ve varolan düzeni eleştirerek gözönune alınması gereken bir

dizi sorun ortaya koydular. Bizim görevimiz bu kitlenin bir bölumümünü saflarımıza kazanmak ve gerisini tarafsızlaştırmak, böylelikle onları burjuvazi tarafından kullanılan bir kitle olmaktan alıkoymaktı. Bu görevleri gözardı ettik.'' Palmiro Togliatti, Faşizm Üzerine Dersler, 1935, s. 28

9Jose Ortega Y Gasset, Sobre El Fascismo, Madrid 1927- Aktaran Ernesto Laclau, Faşizm ve İdeoloji, Birikim dergisi sayı 46-47, Aralık 1978 - Ocak 1979 s. 81

10Faşist hareket yayılmacı-emperyalist eğilimlerini edeta dışa karşı bir bağımsızlık ve özgürlük savaşı olarak gösterir: ''Sınıflararası savaşın bütün sloganları genç halkların yaşlanmış halklara, yoksul milletlerin varlıklı milletlere, proleter milletlerin plütokrat milletlere karşı silahlı savaşının sloganlarına dönüştürülür.''Angelo Tasca, Faşizmn Oluşum ve Gelişiminin Genel Şartları, August Thalheimer Otto Bauer Angelo Tasca, Faşizm ve Kapitalizm, Sarmal yay., 1933, s. 136

11' 'Faşizm işte bu yeni karşı devrim biçimidir. Yeni olması, bir ekonomik bunalımı gidermek için kitlelerin aşırı-gerici, ırkçı ve aileci buyurgan bir ideolojik temele dayanılarak radilaleştirilmesi biçiminde bir önlem olmasındadır. Bu yenilik ideolojinin gücündeki kaba, yakıp yıkıcı, önceden kestirilemez vurcuculuğundan gelmektedir...

Marksistler, çoğunlula, küçük-burjuvaziyi tarihin hiç bir niteliği olmayan bir rastlantısı olarak düşünürler. Bir şema daha: bir yanda burjuvazi öbür yanda proletarya vardır; küçük-burjuvazi bu ikisi arasında gidip gelmekte ve iktidarda bulunan tarafa doğru kaymaktadır. Oysa gerçek hiçte öyle değildir. Küçük burjuvazi iktidarı kendi hesabına ele geçirme yeteneğine de iyice sahiptir: faşizm budur. Elbette, son noktada, bunu burjuvazi hesabına yapmaktadır.'' Phillippe Sollers, Tel Quel , sayı 57, 1974 aktaran Maria a Macciocchi, Faşizmin Analizi, 1976, s. 20

 

Marksist çevreler gerçekten de küçük burjuvazinin sınıf atlama hırsını ve onun kitlesel gücünü örgütleyip iktidarı paylaşma gücünü küçümsemişlerdir. Fakat tarihsel tecrübeler, Marksizmin, küçük burjuvazinin büyük burjuvaziye rağmen tek başına bir iktidar alternatifi oluşturamayacağı tezini de yeterince doğrulamıştır.

12Hıristiyan inanışına göre, Romalı komutan Longinus, çarmıha gerilip katledildikten sonra, yaşayıp yaşamadığını kontrol etmek için bir mızrağı İsa'nın bedenine saplamıştır. Kutsal kabul edilen bu mızark, Roma imparatorları tarafından korunmuş oradan da Avusturya devletinin eline geçmiştir. Hıristiyanlara göre, bu kutsal mızrağa sahip olan ordular yenilmez olurlar. Hitler de ''Kavgam'' kitabındada Viyana'da bulunan bu ''Kutsal Mızrak''tan (Heilige Lanze) bahseder ve ''kutsal emanetin hala sihrini koruduğu''nu ve ilerde de ''ebedi topluluğa'' yardım edeceğini söyler. Nitekim, Hitler 1938 yılında bu mızrağı Viyana'dan Nürümberg'e taşır ve orada sergiler. Elbette amacı, kutsal olarak kabul edilen bu silahın yardımıyla Alman toplumunu Nazi ordularının yenilmezliğine inandırmaktır. Tarihten anlaşıldığı kadarıyla da, bu konuda hayli başarılı olmuştur. Bu küçük örnek faşizmin dinle ilişkisini çarpıcı şekilde ortaya sermektedir.

13Arthur Rosenberg, Bir kitle hareketi olarak faşizmin yükselişi ve çöküşü, August Thalheimer, Otto Bauer, Angelo Tasca, Faşizm ve Kapitalizm Sarmal yay., 1933 s. 73.-74

14 August Thalheimer Otto Bauer Angelo Tasca, Faşizm ve Kapitalizm -Giriş bölümü, Sarmal yay., 1933 s. 16-17

15Maria A. Macciocchi, Faşizmin Analizi, 1976, s. 19

 

Leave your comments

0
terms and condition.
  • No comments found