Cumartesi, Aralık 14, 2019

Platzhalter roof5

 

Arama-2

Langfristige Artikel

Box Link

Events

 

 PANO

 

 

   
   
   
   

  

Dersimzaza.com'dan kısa bir açıklama

Facebook'ta sitemizin ismi ile benzerlik taşıyan bazı sayfalar görülmektedir. Bu sayfaların sitemizle hiç bir ilgisi yoktur. Sitemizin www.dersimzaza.com adresi dışında internet üzerinde herhangi bir hesabı ya da sayfası bulunmamaktadır.

Kamuoyunun dikkatine sunulur.

Dersimzaza.com

 


 

ABD-Türkiye antlaşması, işgal ve soykırım savaşının meşrulaştırılıp sürdürülmesine hizmet ediyor

 

 

ABD-Türkiye antlaşması, işgal ve soykırım savaşının meşrulaştırılıp sürdürülmesine hizmet ediyor

 

 

Ahmet Aydın

22 Ekim 2019

 

 

17.10.2019 tarihinde Ankara'da, ABD ve Türk heyetleri arasında yapılan uzun görüşmelerden sonra, ABD başkan yardımcısı ve dışişleri bakanı ortak bir basın toplantısı düzenlediler. Basın toplantısında Rojava'da süren savaşta ''120 saatlik ateşkes'' ilan edileceği ve ''QSD'nin 20 mil geri çekileceği'' açıklandı. Açıklamanın en ilginç tarafı, ABD başkan yardımcısının QSD'nin, çekilmesi konusunda garanti vermesiydi. ABD'li yetkililer sanki kendi babalarının toprağını dağıtıyorlarmış ve sanki QSD'nin vasileriymişler gibi konuşuyorlardı. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, basın toplantısından sonra yaptığı açıklamada, düşünülen işgal bölgesinin ''Türkiye’nin şu an faaliyet gösterdiği yerlerde, 30 kilometre derinlikte''1 kurulacağını belirtti. Erdoğan ise, işgal bölgesiyle ilgili bugün şunları söyledi: “32 kilometre derinlik 444 kilometre uzunluk… Uygulamayı göre sınırı doğuda Irak sınırı. 120 saat içerisinde buraların boşaltılacağı konusunda mutabık kaldık. Türkiye’nin riyasetinde ve birlikte dayanışma içerisinde yapma kararı aldık.''2 Edoğan, BM'de yaptığı konuşmada Rojava sınırı boyunca 32 km derinlikli bir alanı işgal etmek istediklerini açıklamıştı. ABD'li yetikililer elbette bu plandan haberdarlar. Dolayısıyla Jeffrey'nin bu açıklaması işgalin sorumluluğunu tek başına üstlenmeme, geri kalan bölgelerdeki Rus ve Suriye varlığından hareketle, sorumluluğu paylaştırma amacına yöneliktir.

 

Peki Türkiye neden Rusya ile sözkonusu işgal planı konusunda bir uzlaşmaya varmadan parçalı ve kadameli bir işgal savaşına girişti? Bunun, Türkiye'nin iki büyük güç arasında yürüttüğü kıvrak ve pazarlıkçı siyaset tarzı ile ilşkisi büyüktür. Anlaşılıyor ki, Türkiye ABD desteğiyle Rusya karşısında fiili bir durum yaratarak, pazarlık gücünü arttırmak istemiştir. Bu konuda ABD tarafından teşfik edilmiş olma olasılığı da yüksktir. Çünkü bu haliyle fiilen Türkiye Rusya, Suriye ve İran'la karşı karşıya gelmiştir.

 

İkili antlaşmayı dünyaya ilk duyuran ise Trump'tı. Çok büyük ve çok iyi bir iş başarmış gibi; sevinçle ''Milyonlarca hayat kurtarılacak'' ifadeleriyle Twitter'den duyurdu haberi. Aslında eğer, toplantı sonrasında yayınlanan metin gerçek bir stratejik mutabakat metni ise; Trump gerçekten ABD için büyük bir iş yapmıştır ve sevinmekte haklıdır. Ancak, hayır ''ben ateşkes ve milyonlarca insanın hayatı kurtulduğu için seviniyorum'' diyorsa; o büyük bir sahtekardır diyoruz. İnsanların ölümünü engellemek isteyen kişi, savaşa izin vermezdi. Ve bu imkan Trump'ın elindeydi. Elinden fazla bir şey gelmiyorduysa, sadece Rojava hava sahasını kapatması bile yeterliydi. Ölümleri durdurması açısından ateşkes, elbette iyi bir şeydir. Ancak, gerçekten yaşanan kıyım ve tahribatın sona erdirilmesine hizmet edecek bir adımsa; iyi ve doğru bir eylem olur. Yok eğer, sadece Türk devleti'nin işgal ve soykırım savaşını meşrulaştırmaya ve savaşın genişletilmesine yönelik bir manevra ise, o halde; dışı şekerle kaplanmış zehirli bir haptan başka bir şey değildir. Nitekim toplantı sonrasında varılan antlaşmayla ilgili yapılan 13 maddelik açıklama, böylesi bir zehirli sürece işaret ediyor. ABD bu antlaşmayla ''Barış Pınarı harekatı'' olarak adlandırılan bu işgal ve soykırım savaşının meşruyetini tanımıştır. Bu tanımayı şu ifadelerden de anlayabiliriz:

 

''ABD, Türkiye’nin güney sınırına dair meşru güvenlik kaygılarını anlar...

Türkiye ve ABD, terörle mücadele harekatlarının yalnızca terör unsurları ile bu unsurlara ait barınak, sığınak, mevzi, silah, araç ve gereci hedef alması gerektiği üzerine mutabık kalır.''3

 

Açıklamadan anlaşıldığı gibi; Trump yönetimi, Türkiye'nin yürüttüğü savaşı onaylamanın ötesine geçmiş, bu savaşı ''teröre karşı'' mücadele olarak nitelendirirerek, dolaylı bir biçimde YPG'yi de ''terörist'' olarak ilan etmiştir. Bu tesbiti destekleyen başka bir veri daha var: ABD başkanı Trump, Erdoğan'ın Suriye'deki savaşla ilgili bir Twitini, ''Terörizmi yenin'' mesajıyla birlikte paylaştı. ABD'nin bugünkü yönetiminin bu tutumu, günlerdir onurları ve vatanları için savaşan Kürt savaşçılarına ve halkına karşı alçakça bir saldırıdır. Bütün bu açıklamalar, bir anlamda da bu antlaşmanın özünü ve hedefini ortaya koymaktadır. Bununla birlikte şu nu belirtmekte fayda vardır: Özellikle Rojava işgaline yeşil ışık yakılmasına karşı gösterilen tepkilerden de anlaşılmıştır ki; Trump yönetiminin, Amerikan halkını ve önemli ölçüde devletini temsil etme kabiliyeti zayıftır. Bu nedenle bugünkü yönetimin yanlışlarını tüm Amerikan halkına mal etmek doğru değildir. Çünkü, Amerikan halkının büyük çoğunluğu, diğer dünya halkları gibi; bu savaşa karşı olduğunu ve Kürt halkının yanında olduğunu gösterdi.

 

Bu antlaşmanın metninde de yer aldığı gibi, diğer pek çok devlet (buna Rusya da dahildir), ısrarla ''Türkiye'nin güvenlik kaygılarını anladıklarını'' söylemektedirler. Peki Rojava'da, Doğu Suriye'de yaşayan Kürt halkının ve diğer halkların güvenlik kaygıları yok mudur? Günlerdir süren bombardıman göstermiştir ki, asıl güvenliği tehdit altında olanlar; Rojava Kürtleri ve bölgede yaşayan diğer halklardır. Ve asıl tehdit unsuru olan Türk devletidir. Geliştirilen bu söylem ve iki yüzlü siyasi duruşlar, emperyalist devletlerin Kürt halkının yaşama hakkını umursamadıklarını ve dolayısıyla bunların yaptıkları antlaşmaların ana hedefinin, egemen devletler arasında paylaşım sorunlarını çözümek olduğunu gösteriyor. Nitekim bu ateşkes antlaşması öylesine sakat bir mantık üzerine oturtulmuştur ki, savaşı başlatan ve işgalci konumda olan gücün dizginlenmesi gerekirken, meşru müdafa konumunda olan gücün sınırlandırılmasına çalışılmaktadır. Halbuki, gerçek bir ateşkes; saldırgan gücün sınırlandırıcı yükümlükler altına sokulmasını gerektiriyor.

 

İlginçtir, bugün QSD'nin elinde olan bölgeler, daha önce IŞİD'in kontrolündeyken; Türk devleti kendisine yönelik böylesi bir ''terör tehditi'' algısından söz etmiyordu. 2015 yılında nerdeyse tüm ülkeler, Türkiye'den, teröristlerin ve lojistik yardımların geçişinin engellenmesi için, sınırlarda “Asker önlem alsın” diye talepte bulunuyordu. Bir Türk yetkili o dönem ABD’nin ‘asker yığın’ önerisine, ‘'98 km’yi sizin dediğiniz yöntemle tutabilmemiz için 30 bin asker yığmamız ve 3 metreye bir asker dizmemiz lazım”4 şeklinde ciddiyetsiz bir karşılık veriyordu. Nitekim ABD'nin IŞİD'le Mücadele eski Özel Temsilcisi Brett McGurk, 20 Ekim 2019 tarihinde yaptığı açıklamada, “Türkiye’den IŞİD’lilerin Suriye’ye gitmemesi için sınırı kapatmasını istedik. Türkiye ise bu isteğimizi reddetti”5 dedi. Dün IŞİD teröristlerine sınırları kapatmayı rededen ve sınırlara 30 bin askeri sınıra yığmayı çok görenler; bugün ''terör'' gerekçesiyle sınıra 100 bine yakın asker yığıp savaş başlatmışlardır. Açıktır ki, Türk devleti IŞİD'i terörist olarak ve dolayısıyla kendisine tehdit olarak görmüyordu. Bugün de görmüyor, Türkiye'nin içişleri bakanı, Rojava'ya karşı düzenlenen savaş sonrasında kendisne ''IŞİD bize bir tehdit oluşturmaz mı?'' diye soru soran gazeticilere, gülerek ''Rahat olun bir tehdit yok'' diyordu. Halbuki, IŞİD canlı bomba saldırılarıyla yüzlerce insanın ölümüne sebep olmuştu. Bugün ise tam tersine sınırlardan Türkiye'ye yönelik hiç bir saldırı olmadığı halde, ''imdat terör tehlikesi var'' diye ortalık inletiliyor. Gerçekçi olalım: Yalancı-arsız yaygarasıdır bu. Türk devletinin asıl derdi ve korkusu ''terör'' değildir, Kürt halkının Rojava'daki ulusal-demokratik kazanımlarıdır.

 

ABD-Türkiye arasında varılan antlaşmanın, her iki ülkenin iç siyasetinde yaşanan güncel gelişmelerle de direk bir bağlantısı vardır. Trump, Suriye politikası ve diğer faaliyetleri nedeniyle, iç kamuoyunda kendisine yönelik gelişen baskı ve tepkileri hafifletmek ve imajını düzeltme gayreti içindedir. Gerçekte Trump, bir ABD'li senatörün çok haklı olarak söylediği gibi itfayeci rolü oynayan bir kundakçıdır. Dahası o, tamamen sahte bir ''savaşmadan siyasi baskı ile barışı sağlayan bilge başkan'' imajı oluşturmaya çalışıyor. Bunu da ''barış'' adına, Kürt halkını, Türk devletine kendince ''yem'' olarak sunarak sağlamak istiyor. Erdoğan'ın da benzer bir hedefi var: Tabanındaki çözülmeyi durdurmak ve ekonomik-siyasal kriz nedeniyle gelişen halk tepkisini dindirmek için, Hitler'in ''Blitzkrieg'' saldırılarıyla kazandığı tarzda bir zafere ihtiyaç duyuyordu. Hesabı, Rojava'yı işgal ederek bir öylesi bir zafer kazanmaktı. Böylece, savaş koşullarında muhalefet suturulacak ve halk şoven dalga ile birlikte kontrol altına alınıcakatı. Savaş koşulları Erdoğan'ın faşist rejimine, halk muhalefetine karşı saldırılarını yoğunlaştırma ve burjuva muhalefetini kendi kontrol alanına çekme olanağı sağladı. Ancak, Rojava'nın işgaline karşı efsanevi bir direniş geliştiren Kürt halkı ve savaşçıları, Erdoğan'ın kısa sürede kesin bir zafer elde etme hayalini ve ''muzzafer sultnan'' rüyasını boşa çıkarttı. NATO'nun ikinci büyük ordusu olduğu söylenen Erdoğan'nın ordusu, tökezleye tökezleye birazcık ilerleyebildi. Şimdi Erdoğan bu antlaşmayla, ''gördünüz mü YPG dayanamadı çekildi'' propagandasıyla, zaferi siyaseten kazanmaya ve durumu kurtarmaya çalışıyor.

 

Yeni bir stratejik uzlaşmanın zemini mi?

 

Antlaşma metnine bakarak şunu söyleyebiliriz: bu mutabakat sadece Rojava ve ve Doğu Suriye sorunu ile sınırlı değildir. Her iki ülke; Rojava ve Doğu Suriye sorununu, ilşkilerindeki kırılmayı gidermek ve stratejik ortaklığı restore etmek için bir pazarlık ve anlaşma zeminine dönüştürme gayretindeler. Dahası, bu sorunlar üzerinden gelişen pratik süreci, iki ülke arasında güven kaybının aşılması yönünde bir sınama zeminine dönüştürme eğilimi görülüyor. 13 maddelik açıklamada yer alan şu bölümler eski stratejik ortaklık ilşkilerini canlandırmaya yönelik bir çabaya işaret ediyor:

 

''1- Türkiye ve ABD, iki yakın NATO üyesi olarak bu ilişkilerini teyit eder...

 

2- Türkiye ve ABD, kuzeydoğu Suriye başta olmak üzere sahadaki gelişmelerin, ortak çıkarlar temelinde daha yakın eşgüdüm gerektirdiğini kabul eder.

 

3- Türkiye ve ABD ‘hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için’ anlayışıyla, NATO topraklarını ve halklarını tüm tehditlere karşı koruma taahhütlerini muhafaza eder.

 

ABD ile Türkiye arasında varılan bu antlaşma, her iki ülke arasındaki ilişkileri tekrar eski ''stratejik müttefikliklik'' düzeyine ulaştırabilir mi? Ya da Türkiye yeniden güvenilir bir NATO üyesi olabilir mi? Bugünkü konjonktürde, varılan antlaşmaya rağmen bu noktalar hala tartışmalıdır. Tarih, kağıt üstünde kalmış pek çok antlaşma örneğiyle doludur. Somut şartlardaki değişim sonucunda ya da halkların ya da karşıt güçlerin müdahalesiyle, yapılan pek çok antlaşmanın yırtılıp atıldığı bir gerçektir. Bu nedenle, bu antlaşma metnine; özellikle stratejik ilişki boyutundan, uygulamaya konulmuş bir plan gözüyle bakmak yanlış olur. Fakat, eskisi gibi olmasa da, yeni bir düzeyde varılan uzlaşmayla; en azından daha bir süre Türkiye'nin Batı bloku içinde tutulması mümkündür. Türkiye'nin Batıya olan büyük mali bağımlılığı böyle bir ilşkiyi Türkiye açısından zorunlu kılmaktadır. Nitekim, yakın süreçte IMF heyeti Ankara'da Türk tarafıyla günlerce süren görüşmeler yürüttü. Bir antlaşmaya varlılması olasılığı vardır. Bu metinde yer alan ve stratejik ilişkilere vurgu yapan maddeler, söz konusu görüşmelerin yansımaları olabilirler. Öte yandan, Trump bir azil süreciyle karşı karşıyadır ve son Suriye çıkışlarıyla azil riskini giderek yükseltmiştir. Bu durum varılan antlaşmanın -stratejik ilşkiler boyutunda- geleceği konusundaki soru işaretlerini arttırmaktadır.

 

ABD ile Türkiye ilişkilerinde çatışma ve yeni uzlaşma zemini

 

ABD'nin Türkiye gibi bir müttefikini ve büyük bir pazarını kaybetmek istemediği açıktır. Bu uğurda Kürtlerle olan ilişkilerini feda etmekten çekinmeyeceği ve Türkiye'ye diğer bazı ödünler verebileceği de görülmektedir. Buna karşılık Türkiye; eski müttefiklik daha doğrusu bağımlılık ilşkilerinin dar çerçevesinden kurtulup, yeni bir emperyalist güç olma yönünde büyük bir istek ve çaba göstermektedir. Başka bir ifadeyle; Türkiye, iki kutuplu dünya düzeninin kendisine biçtiği rolün ve çizdiği sınırların ötesine geçip, emperyalist bir ülke olma yönünde güçlü bir eğilim taşıyor. Çok kutuplu ve giderek kaotik hale gelen bugünkü dünya düzeni ve özellikle nüfuz boşluğu yaşayan Ortadoğu ve Müslüman ülkeler coğrafyası, Türkiye'de iktidarı ele geçiren İslamcı tekelci burjuvazinin yayılmacı hırsını büsbütün kamçılamakatdır. ABD ile Türkiye'nin çelişkisinin kaynağı burada yatmaktadır. Egemenlik ilşkileri zayıflasa da, ABD hala bu coğrafyada hegemon güçtür. Ancak Türkiye, yaşam alanı (Lebensraum) olarak gördüğü bu coğrafyada, Müslüman Kardeşler örgütlenmesi ve ideolojik-kültürel-siyasi ilişkiler üzerinden (son yıllarda zayıflamış olsa da) ciddi bir nüfuz alanı oluşurmuştur. Şimdi bu nüfuzunu ekonomik-siyasal hegemonya ilşkisine dönüştürmek amacındadır. Bu durum; emperyalistleşme yolunda ilerleyen Türkiye ile, hegemonyası gerilemekte olan eski dünyanın efendisi ABD arasında bir hegemonya mücadelesine yol açmaktadır. Denilebilir ki, 450 milyar Doları aşan dış borca sahip olan, yani Batılı kapitalist ülkelere mali açıdan ciddi ölçüde bağımlı olan Türküye; buna rağmen, ABD ile bir hegemonya mücadelesine girebilir mi? Evet girebilir. Doğru; bugünün kapitalist dünya düzeni hala hegemonik ilişkiler üzerinden işlemektedir, ancak bununla birlikte; çok kutupluluk ve karşılıklı bağımlılık ilişkileri; mutlak bir hegemonyaya olanak tanımamaktadır. Elbette, ABD ve Türkiye arasındaki mücadele, iki emperyalist güç arasındaki rekabet ve çatışma düzeyinde ve dahası çok açık bir savaşım değildir. Bu nedenle çatışmada gelgitler yaşanmaktadır. Yani, ilşkilerde çatışma ve uzlaşma bir arada görülmektedir. Türkiye, mali bağımlılık ve büyük askeri güç dengesizliği nedeniyle direk olarak ABD ile çatışmayı göze alamamaktadır. Rusya ve Çin'le kurulan ilşkiler ve S-400 füzelerinin alımı, esas olarak bu dengesizliği bir ölçüde gidermeye yöneliktir. Fakat Türkiye, boşluklar bulduğunda, hızla bu boşlukları doldurmakta ve zaman zaman sınırı aşarak ABD hegemonyası ile çarpışmaktadır. Bu çarpışma anlarında, genellikle ileri gitmeyi göze almayıp uzlaşmaktadır. ABD ise, bölgede tek başına hegemonyasını sağlamakta zorlandığı için, Türkiye'ye ihtiyaç duymaktadır. Bu karşılıklı bağımlılık durumu, iki güç arasında kesin bir kopuşu engellemektedir. Suriye savaşı sürecinde, iki ülke arasında, yeni konjonktüre bağlı olarak gelişen bu ilişki tarzının işleyişi görüldü. ABD önderliğindeki koalisyon tarafından başlatılan savaş sürecinde, Türkiye giderek kendi özel planını uygulamaya koymuş ve Suriye'de bir Müslüman Kardeşler iktidarının kurulması yönünde faaliyet yürütmüştür. Bu amaçla her türlü cihadist örgütle ilşkilenmiş ve bu örgütleri geliştirmiştir. Bu gelişmeyi kendi planları için tehdit olarak gören ABD, Suriye rejimine karşı savaşın düzeyini düşürerek, Türkiye'yi ve onunla işbirliği içindeki cihadist örgütleri frenleme durumunda kalmıştır. Cihadist örgütlerin kontrolünü büyük ölçüde kaybeden ve dolayısıyla Suriye'de dayanabileceği sosyal, siyasal ve örgütsel zemini giderek zayıflayan ABD, IŞİD'e karşı savaşta yan yana geldiği Kürt hareketiyle ilişki geliştirmiş ve IŞİD'in Suriye'de yenilmesini sağlayan bir gücün oluşumuna katkıda bulunmuştur. ABD kurduğu bu ittifakla, aynı zamanda Suriye'de dayanabileceği yeni bir sosyal ve siyasal zemin oluşturmaya çalışmıştır. Fakat, Kürt dinamiği üzerinde gelişen bu zemin, Türkiye tarafından yaşamsal bir tehdit olarak görülmüştür. Bu durum, ABD ile Türkiye ilişkilerinin giderek daha fazla gerilmesine neden olmuştur. Şimdi Trump, Suriye'de Kürtlerle birlikte oluşturulan bu zeminden vazgeçerek, Türkiye ile olan sorunlarını çözüm yoluna koymayı hedeflemektedir. Dahası o, Suriye'de, Türkiye ile ortak bir hareket zemini olşturmak ve böylece Suriye politikasını daha az masraflı ve daha etkili bir düzeye taşımak istemektedir. Aslında Trump'ın planı, daha önce ABD'nin askerlerini çekme kararını açıkladığı zamandaki plandır. Trump, Türkiye'yi Suriye'nin içlerine çekerek, Suriye rejimi ve Rusya ile dolayısıyla İran ile çatıştırmak istemektedir. Anlaşıldığı kadarıyla, Trump'ın planı bu eksen üzerine kurulmuştur. Nitekim, Trump Türkiye ile Suriyeyi çatıştırma niyetini açıkça ifade etti. Trump'ın siyaset anlayışı açısından bakılırsa, plan gerçekten basit ve az masraflıdır. Buna karşın uygulanabilirse, ABD ve İsrail açısından kazancı gerçekten çok büyük olur. Elbette bölge halkları açısından bu plan, büyük bir yıkım anlamına gelmektedir. Bu yıkımın ilk örneği bugün Rojava'da yaşanmaktadır. Türkiye böylesi bir çatışma sürecine girerse, İran'a saldırtılan Saddam'ın Irak'ına benzer şekilde; giderek çatışmanın diğer tarafları gibi güç kaybına uğrayacaktır. Bu durumda da, ABD ile rakabet edemeyceği gibi; aksine uzun vadali olarak ABD yardımına ihtiyaç duyacak ve bu ülkeye bağımlı kalacaktır. Erdoğan rejimi elbette bu riski görüyordur. Ancak Erdoğan, bu riske karşılık, ABD desteğiyle oluşturulacak kaotik ortamdan, çoktandır hayalini kurduğu bölgesel hegemonyaya ulaşma ve büyük bir ganimet kapma planıları yapıyordur büyük ihtimalle.

 

Özellikle Ergenekoncu faşist kesimler savaşın tüm Kürt güçlerinin ezilmesine dek sürdürülmesi gerektiğini söylüyorlar. Erdoğan ise şimdilik 32 km derinliği telafuz ediyor. Ancak bu, sadece Rusların tepkisini çekmemek için başvurulan bir aldatmacadır. Rojava'daki direniş ve Rusya engeli aşılabilirse, Türkiye, ABD'nin desteğiyle Rakka ve Deyrizor'a inmemek isteyecektir. Hatta çok büyük olasılıkla ABD-Türkiye antlaşması bu yöndedir. Şu anda Haseke ve Rakka'da Suriye ordusu bulunmaktadır. Ancak, Rusya'nın aktif bir müdahalesi olmazsa; ABD hava gücüyle, Suriye ordusuna yönelebilir. Türkiye bu müdahaleyi ''Suriye Milli Ordusu'' eliyle de gerçekleştirebilir. Türk devletinin IŞİD militanlarını cezaevlerinden kaçırma çabası ve kaçırılan militanların Türkiye'ye götürülmesi ve diğer çetelerin ''Suriye Milli Ordusu'' adı altında toplanması böylesi bir kalıcı işgal planına işaret ediyor. Suriye'nin iç bölgelerine kadar yapılacak bir müdahaleye, dış müdahale değil de iç savaş görüntüsü vermek için, bir ''Suriye Milli Ordusu'' paravanı oluşturulduğunu söyleyebiliriz.

 

Bugün QSD'nin kontrol ettiği alanların, Türk devleti ve ABD tarafından ortaklaşa kontrol edilmesi ve burada devlet olmasa bile, bir Sunni Arap bölgesi, başka bir ifadeyle bir bölgesel istikrarsızlık merkezi oluşturulması ve bu merkez üzerinden bölgenin dizaynı ve kontrülünün sağlanması hedefinin, ABD ve Türkiye'nin yeni uzlaşma zemini olduğu anlaşılıyor. Türkiye işgal etmek istediği alanlara; Suriyeli mültecileri yerleştireceğini açıkladı. Ancak öncelikle ''milli ordu'' adı altında örgütlenmiş dinci terörist militanların yerleştirileceği açıktır. Bu durum, bölgede yeni bir IŞİD döneminin başlaması anlamına gelir. Bu zemin üzerinden gelişecek bir işgal, Türk devletinin Kürt düşmanlığı ile birleştiğinde, kesinlikle bölgedeki Kürt iradesinin ve hatta fiziki varlığının yok edilmesi anlamına gelir. ABD her ne kadar Türkiye ve ehlileştirilmiş bir QSD ile ortak çalışmaktan yana olduğu görüntüsü verse de, Türkiye'nin bu bölgede hiç bir Kürt oluşumuna izin vermeyeceği çok açıktır.

 

ABD açısından, bugün QSD ile ortaklaşa denetim altında tuttuğu bölgenin ilerde de kendi kontrolünde kalması önemli midir? Hiç kuşkusuz çok önemlidir. Bu bölge ekonomik değerinden çok, siyasal ve askeri açıdan büyük bir stratejik öneme sahiptir. Fakat ABD açısınadan bu bölgenin QSD ile mi yoksa Türkiye ile birlikte mi kontrol edileceği sorunu, oldukça tali bir sorundur. Kimilerinin iddia ettikleri gibi, ABD'nin bir Kürt sevdası yoktur. Olsaydı bile, ABD için esas olan kendi çıkarlarıdır. Bu nedenle, Türkiye'nin bölgede Kürtleri bir etnik arındırmaya tabi turması, Trump'ın ABD'si için, basın açıklamalarıyla kınanacak ve tepki gösterilecek bir olaydan öteye bir değer taşımaz. Türkiye, ABD ve Rusya başta olmak üzere; hiç bir devletin Kürtleri korumak için bir savaşa girmeyeceğini çok iyi anlamış bulunuyor. Dolayısıyla, artık, büyük devletlerin itirazlarını pratik adımlarla savuşturma yolunu kullanmaktadır. Dahası, Erdoğan rejimi, Türkiye'yi, ABD ve Rusya arasında kurulan pazarlık masasına sürmüştür. ''Kim çok verirse ona satarım'', kışkırtmasıyla açık arttırmayı sürekli körüklemektedir. Pazarlıkta bedel olarak en çok Kürt kanı istenmektedir. Şimdi ABD'den Gire Sipi ile Serekeniye arasını işgal etme izni alınmıştır. Yakında Putin'e koşacaklar, ''ABD bize bu bölgeyi verdi, sen bize Kobani ve Kamışlı-Derik hattına giriş izni verecek misin? Bak vermezsen biz malı ABD'ye satacağız'' diyeceklerdir. Şu bir gerçek ki, Putin ve Rusya'nın tavrı bölgenin kaderi açısından büyük bir önem taşıyor. Ancak sanırım Rusların kapasitesi kurulan tezgahı anlayıp bozacak düzeydedir.

 

Türk faşistlerinin Lebensraum'u ya da ''Missakı Milli''

 

Alman Nazi partisi NSDAP'nin 1920 yılınada açıklanan programında ''Alman halkının beslenmesi ve fazla nüfusun yerleşmesi için toprak ve yer(sömürge)(Land und Boden(koloni)'' talebi ve ''Büyük Almanya''nın (yani eski Almanya ve Avusturya imparatorluğunun birleşik halinin) oluşturulması isteği dile getirilmişti.6 Nazi partisinin toprak-sömürge talebini ifade eden kavram Lebensraum (Yaşam alanı) kavramıdır. Bu kavram 19. yy'ın sonlarında Alman zoolog ve coğrafyacı Friedrich Ratzel tarafından kullanılmıştır. Onun Lebensraum teorisi, kuruluşundan itibaren Nazi partisinin ideolojik-politik çizgisinin temel taşlarından birisi olmuştur. İktidara gelişinden itibaren Nazi partisi dış politikasını bu teoriye dayandırmıştır. Bu teoriye göre, doğal yaşamdaki hayvan grupları beslenmek ve barınmak için bir avlanma yani yaşama alanına ihtiyaç duyarlar. Uluslar ve özellikle ''üstün nitelikli büyük uluslar'' da; tıpkı doğadaki hayvan grupları gibi, nüfuslarının beslenmesi, barınması ve büyüyen nüfuslarının yerleşmesi için yeterli bir yaşam alanına ihtiyaç duyarlar. Uluslar arasındaki mücadele de, bu yaşam alanların paylaşımı üzerninden gelişen bir savaştır. Ve bu savaş bir varoluş savaşıdır. Zayıf ve az nüfuslu uluslar, güçlü ve savaşçı uluslar karşısında girdikleri savaşı kaybedecekleri için, yeterli ve uygun bir yaşam alanına sahip olmayacaklardır ve varlıklarını sürdüremeyeceklerdir. F. Ratzel, büyük ağaçların bile, gölgelerinde diğer bitkilerin yeşermesine izin vermediğini, benzer şekilde; büyük ve güçlü ulusların da; kendi yaşam alanlarında, başka ulusların yaşamalarına izin veremeyeceğini ileri sürer. Kısacası, Nazilerin dünyasında sadece güçlü, savaşçı ve büyük ulusların yaşama hakkı vardır. Naziler, Alman ulusunun yaşam alanı olarak gördükleri Doğu Avrupa'yı ele geçirip sömürgeleştirmeyi ve aşağı ırk olarak gördükleri Slavları köleleştirmeyi kendilerinin doğal bir hakkı olarak görüyorlardı. Naziler'e göre başta Polonya ve Çekoslavakya olmak üzere, bu toprakların büyük bölümü zaten, ''Kutsal Roma Germen imparatorluğu'' döneminden başlayarak Almanya'nın egemenliği altındaydı ve bu bölgelerde hala büyük bir Alman nüfusu yaşıyordu. ''Büyük Almanya'' isteği de, önemli ölçüde bu tarihsel referansa dayanıyordu. Nitekim Naziler bu bölgeleri savaş yolu ile işgal ettiler zenginliklerini yağmaladılar ve insanları katliamdan geçirip, köleleştirdiler.

 

Nazilerin Lebensraum politikasının Türkiye'deki karşılığı ''Missakı Milli'' politikasıdır. Sınırları keyfiyete göre eski Osmanlı coğrafyası üzerinde genişletilen ''Missakı Milli'' sınırları, özellikle yayılmacı şoven-faşist kesimler için yeni Osmanlı impartorluğunun sınırlarını gösterir. Türk devletinin kuruluşunun esaslarından birini oluşturan ''Tek dil, tek millet'' anlayışı ''Missakı Milli'' politikasıyla birleştiğinde, Ratzel'in Lebensraum teorisinin Türk versiyonu bütünlüklü olarak elde edilmiş olur. Türk versiyonunda, ''Türkün toprağında yaşayanlar ya Türk'e kölelik yapacaklardır ya da yok olacaklardır. Türkiye Türklerindir ve Türk ulusundan başka hiç bir ulusun bu topraklarda varlığını sürdürmesi mümkün değildir.'' Erdoğan iktidarını sağlama aldıktan sonra, 1920'li yıllardaki içe kapanmacı politikanın aksine, yayılmacı-emperyalist bir politika izlenmesi gerektiğini açıkça dile getirmiş ve tıpkı Hitler'in Lebensraum politikası gibi; ''Missakı Milli'' politkasını ve dolayısıyla Neo-Osmanlıcılığı kendi dış politikasının temeli haline getirmiştir. Erdoğan ''Missakı Milli'' ile ilgili her konuşmasında, yayılmacı-emperyalist ve Neo-Osmanlıcı zihniyetini dışa vurmuştur. Erdoğan bu politikasının dayanaklarını şöyle açıklıyor:

 

''Osmanlı öylesine büyük bir devletti ki, bu devin yıkılışı milletin üzerinde maddi ve manevi derin yaralar açtı. 1914 yılında, 2.5 milyon kilometrekare olan topraklarımız, 9 yıl sonra 780 bin metrekareye düştü. Kurtuluş Savaşı'na girerken hedef Misak-ı Milli'ye sahip çıkmaktı. Biz 780 bin metrekareye, 20 milyon metrekarelerden geldik. 2016 yılında 1923 psikolojisiyle hareket edemeyiz. Biz o tarihteki konumumuzu korumayı korumak üzerine kuramayız.

Maalesef hem batı hem de güney sınırlarımızda Misak-ı Milli hedeflerimizi koruyamadık. Dönemin şartları itibarıyla bu durumu mazur görenler, göstermeye çalışanlar olabilir. Bu yaklaşımı bir yere kadar mazur görmek mümkündür. Asıl vahimi, zorunluluklardan kaynaklanan bu durumu esas olarak kabul edip kendimizi tamamen bu kabuğun içine hapsetme anlayışıdır. Biz işte bu anlayışı reddediyoruz. Türkiye'yi 1923'ten beri böyle bir kısır döngüye hapsedenlerin amacı coğrafyamızdaki bin yıllık varlığımızı, Selçuklu ve Osmanlı geçmişimizi bize unutturmaktır. ''7

 

AKP-MHP faşist rejiminin, büyük ölçüde ekonomik-sosyal zorunluluklarca koşullandırılmış olan Ortadoğu hatta Akdeniz politikası giderek ''Missakı Milli'' alanı üzerinde yayılma ve sömürgeleştirme siyayseti yönünde gelişmektedir. Fakat, çerçevesi çizilmiş bir plan doğrultusunda gelişen sistematik bir hareketten çok, temel doğrultusu emperyalist-sömürgeci eğilime dayanan, ancak iç ve dış dinamiklerin baskılanması altında zikzaklar çizerek sürdürülen bir politikadan söz edebiliriz. Faşist rejimin Nazi Almanyası tarzında; sürekli ve yoğun bir saldırı stratejisi üzerinden yayılma siyaseti izleyememesinin en önemli nedeni, emperyalist bir ideolojiye ve çok güçlü bir yayılma hırsına sahip olmakla birlikte, mali ve teknik açıdan henüz tam bir emperyalistleşme düzeyine erişememsidir. Bu nedenle yayılmasını zamana yayarak ve adım adım geliştirerek sürdürmeye çalışmaktadır.

 

Fakat, 2011 yılında başlayan Suriye savaşı Erdoğan rejimi için emperyalist yayılma açısından altın bir fırsat sunmuştu. Savaşın mali ve insani yükünü başkaları taşıyacaktı, ancak ürününü Erdoğan rejimi toplayacaktı. Ne var ki, ABD ve Suudi Arabistan erken fark ettiler. Erdoğan rejimin siyasal İslam, ümmet ve hilafet üzerinden bir yayılma siyaseti izlediğini anladılar. Aynı süreçte, siyasal İslamcı hareket giderek uluslararsı planda yenilgiye uğardı. Tunus ve Mısır'da siyasal İslamcı iktidarlar kısa sürede yıkıldılar. Edoğan-AKP, oluşan yeni konjonktüre uyum sağlamak için giderk, siyasal İslamcı ideolojik çizgisini Türk Milliyetçiliği ile dengeleme ve ''Ümmet ve hilafet'' zemininden ''Kızıl Elma'' ve nihayetinde ''Missakı Milli'' hattına çekti. Böylece oluşan siyasal İslamcı Türk milliyetçiliği ideolojisi yeni faşist iktidar blokunun ideoljik uzlaşma zeminini haline geldi. AKP-MHP ve Ergenekoncu kesimlerin ittifakı bu zemin üzerinden yürümektedir.

 

Türkiye'deki faşist rejimin krizi ve krizi aşma politikaları

 

Yukarıda Edoğan rejiminin sömürgeci-yayılmacı siyasetinin ekonomik-sosyal zorunluluklarca koşullandırılmış olduğunu belirtmiştik. Bu zorunluluklar yaşanan ekonomik kriz ve faşist rejimin yaşadığı ideoloji-siyasal krizden kaynaklanmaktadır. Yaşanan ekonomik kriz, hem faşizmin kitle tabanını zayıflatıp halkın bu rejime karşı muhalefetini büyütmüştür; hem de sermaye farksiyonları arasındaki çelişkileri keskinleştirmiştir. Bütün anti-demokratik uygulamalara ve baskılara rağmen muhalefetin 2019 yılı içinde yapılan yerel yönetim seçimlerinden başarıyla çıkması, faşizimin kitle tabanındaki erimeye işaret etmektedir. Genel planda da, faşist rejim ezici ve militan bir kitle desteği sağlayamamıştır. Çünkü; Kürt ulusu ve diğer etnik-dinsel gruplar Türk ulusçuluğuna ve resmi İslam anlayışına dayanan homojenleştirme politikasına karşı çok güçlü bir direnç göstermektedirler.

 

Doğrsu AKP iktidarı, özellikle işçi sınıfı hareketinin bastırılması, kâr oranın yükeseltilmesi ve sermaye birikimi için uygun koşullların oluşturulmasında oldukça başarılı sayılabilir. Küçük ve orta burjuvazinin kitlesel desteğinin kazanılması ve bu sınıfların siyasal iktidarın kitle dayanaklarına dönüştürülmasi konusunda da; en azından son ekonomik krize kadar, oldukça başarılı olduğu söylenebilir. Kürt halkının düzene bağlanmsı noktasında; iktidarının ilk aşamasında kısmen başarılı olduğu kabul edilebilir.

 

AKP'nin siyasal İslamcı ideolojisi, Türk milliyetçiliğini yadsımıyordu, sadece ikinci plana atıyordu. AKP'nin ideolojisinde Türk milliyetçiliği ve siyasetinde otoriter-yayılmacı-sömürgeci yön öne çıktıkça; Kürt halkı üzerindeki baskı, Kemalist rejimi aratmayacak hatta onu aşacak düzeye ulaştı. Bu koşullarda, AKP'yi destekleyen Kürtler, bu partiden koptular. AKP'nin siyasal İslamcı çizgisi Alevi düşmanı bir niteliğie sahiptir. Bu nedenle Aleviler başından itibaren AKP rejimine radikal düzeyde muhalafet etmektedirler. Diğer yandan; seküler-demokratik ve modern yaşama tarzını benimsemiş kitleler, dincileştirme politikasına hiç bir zaman boyun eğmemişlerdir. İşçi sınıfı hareketi de, tüm azgın saldırılara ve örgütsüzlüğüne rağmen, ciddi sayılabilecek bir yükseliş içindedir. Bütün bu objektif ve subjektif etkiler; faşist rejimin toplumu homojenleştirme ve geniş bir kitle desteği oluşturma çabalarını ciddi ölçüde sınırlamıştır.

 

Faşist rejim bu sarsıntı ve çatışmaları, içte otoriter-totaliter yapısını pekiştirerek, dışta ise yayılmacı-sömürgeci politikaları geliştirerek aşmaya çalışıyor. Faşizm koşullarında ekonomik ve siyasal krizin etkileri ve faşizmin karşı politikaları konusunda İtalyan deneyimi zengin deneyimler sunmaktadır. 1929 dünya ekonomik bunalımı başladığında İtalya'da faşist Mussolini rejimi işbaşındaydı. İtalayan komünistlerinin liderlerinden Palmiro Togliatti, 1929 ekonomik bunalımının Mussolini rejiminin kitlesel tabanında bir çökme tehlikesi oluşturduğunu ve rejimin bunu önlemek için totaliter yapısını pekiştirme yoluna gittiğini belirtiyor: ''Bunalım 1929 sonunda keskinleşince gündemdeki sorun değişti. Şimdi kitleleri örgütsüzleştirmek yeterli değildi, başka bir şeye daha gerek vardı. Kitlelerin rejime yabancılaşmaları faşizmin kitle tabanının çökmesi olacaktı. Sorun son derece keskinleşmişti.''8 Ekonomik krizin etkilerinin aşılması için, Mussolini rejimi, kitleler üzerindeki baskısını yoğunlaştırmış ve kitleleri faşist örgütlerde daha büyük ölçüde toplamaya çalışmıştır. Fakat, Mussolini rejiminin ekonomik bunalımın olumsuz mali ve siyasi etkilerini aşmak için başvurduğu esas çözüm yolu savaş olmuştur. Mussolini hem ekonomik kaynak oluşturmak hem de halkın dikkatini ekonomik krizden uzaklaştırmak için, 1935 yılında Etiyopya'ya karşı savaş açmış ve bu ülkeyi 1936 yılında işgal etmiştir. Yazar Paul Guichonnet Mussolinin savaş politikası hakkında şunları yazmaktadır: ''.. o, eski “ülkenin gücünün sömürge imparatorluklarına bağlı olduğu” düşüncesine, körü körüne inanmaktaydı...Mussolini, askeri başarılar istemekteydi: Bu tutumun birçok nedeni vardı: Rejimin savaşçı yöneliminin gün geçtikçe artması; uygarlık taşıyıcı Romalılık temasım geliştiren ulusçu gizemcilik; aynı zamanda da, kamuoyunun dikkatini, dünya ölçeğindeki ekonomik bunalımdan kaynaklanan ekonomik çöküntüden (1934 aralığında liret, unlu quota novanta'ya oranla 58,07’ye düşmüştü) başka yerlere yöneltmek isteği.'' 9

 

Yeni İktidar blokunun kendi içnde olduğu gibi, bazı sermaye grupları; özellikle de mali sermaye ile iktidardaki ratnçı sermaye arasında ciddi çelişkiler vardır. AKP-MHP-Ergenekon faşizmi, hegemon gücü İslamcı tekelci sermaye olan yeni bir iktidar bloku oluşturdu. Fakat bu blok, büyük sermayenin tümünü hatta mali sermaye gibi esas fraksiyonlarını tam olarak kapsmamaktadır. Çünkü, egemen İslamcı sermayenin siyasal İslamcı ideolojisi ve siyasal programı, tüm sermaye kesimlerinin üzerinde birleşebileceği bir ideolojik-politik zemin oluşturmamaktadır. Türk milliyetçiliği yönünde yaptığı tüm revizyonlara rağmen; hala bu rejimin temel ideolojik yönü siyasal İslamcılıktır. Üstelik iktidara yakın sermaye gruplarının kayrılması ve devlet kaynaklarıyla palazlandırılmaları, diğer sermaye gruplarının ciddi tepkisini çekmektedir. Bu durum faşizmin sınıfsal dayanağını zayıflattığı gibi, kurumlaşmasını engellemekte ve uluslarası mali sermaye ile ilişkilerini zedelemektedir. İçte mali sermaye ile tam olarak birleşemeyen ve dolayısıyla sermaye birikim rejimi ile siyasal rejim arasında tam uyum ve birlik sağlayamayan faşizm, tam bir ekonomik stabilitet de oluşturamamıştır. Sermaye açığını dış sermaye ile kapatmaya çalışan rejim, dışardan akan sermayeyi, büyük ölçüde yeni egemen sınıfın palazlanması doğrultusunda üretken olmayan alanlarda ve rantçı bir tarzda kullanıldığı için, çevrilemez düzeyde büyüyen bir dış borç yükü oluşmuştur. Türkiye dış borcunu çevirmek ve ek sermaye ihtiyacını karşılamak için Çin'e başvurmuştu. Fakat bu arayışın olumlu sonuçlanmadığı anlaşılıyor. Büyük ihtimalle Çin, tam bir bağımlılık antlaşması dayatmıştır. Ayrıca Çin açısından seküler bir siyasal düzen çok önemlidir. Büyük ihtimalle, daha önce IMF'le de kredi konusunda ön yoklamalar yapılmıştı. Elbette IMF de, ağır bazı siyasi ve hukuki şartlar ileri sürmüştür. Türkiye'deki faşist rejim öne sürülen bu koşulları (demokratik nitelikli olup olmamalarından bağımsız olarak), kendi ideolojik-politik varlığı ve yayılmacı politikaları açısından bir tehdit olarak görmektedir. Fakat ekonomik kriz giderek derinleşmekte ve bir siyasi krizi tetiklemektedir. Bu durumda acil olarak dış sermaye kaynağı bulunması gerekiyor. Yukarıda belirttiğimiz gibi, yakın zamanda Türk hükümeti IMF ile uzun ve gizli görüşmeler yürüttü. Öyle anlaşılıyor ki, bir anlaşmaya varılmıştır. Fakat burdan IMF'in faşist rejime demokratik bir program dayattığı sonucuna ulaşılmaz.

 

Öte yandan bu rejim, daha etkin bir dış politika izlemek için, borcu borçla kapatma kısır döngüsünden kurtulması gerektiğinin farkındadır. Bütün bu zorunluluklar içinde faşist rejimin karakterine uygun yeni bir çözüm geliştirmeye çalıştığı anlaşılıyor. Bu çözüm, aslında bütün faşist rejimlerin başvurduğu, emperyalist-sömürgeci yayılma ve savaş politikasıdır. Faşist rejim, büyük ve ucuz enerji kaynaklarına kavuşmadan, borç ekonomisinden kurtulamayacağını ve büyük bir ekonomik gelişme gösteremeyecğini açık olarak görmüştür. Bu noktada; IŞİD döneminde, Musul ve Suriye'den gelen kaçak petrolün yarattığı tatlı kâr, rejim ve sermaye için; emperyalist politikaların ekonomik anlamı konusunda öğretici bir deneyim oluşturmuştur.

 

Faşist rejim, iktidar bloku ve sınıfsal dayanağını oluşturan sermaye grupları arasındaki rekabet ve paylaşım çelişkilerinin giderilmesinin ancak yüksek bir büyüme hızıyla sağlanabileceğini görmektedir. Dış borca bu derece bağımlı bir ekonomiyle yüksek büyüme hızı yakalamak artık çok zordur. Bütün bu ekonomik zorunluluklar, Erdoğan rejimini zorunlu olarak dış kaynakların yağmalanması siyasetine itiyor. Emperyalist ideoloji ve savaş siyaseti, sermaye grupları arasındaki ekonomik çelişkilerin, bir sisyasi ve ideolojik uzlaşma ile geri plana itilmesi, böylece; iktidar blokunun iç birliğinin ve sınıfsal dayanağının güçlendirilmesi açısından da tek yol olarak gözükmektedir. Bu nedenle, uzun bir zamandır raflarda tutulan Güney Kürdistan ve Musul-Kerkük petrollerine ulaşma planlarının hayata geçirilmek üzere güncellendiğini düşünmek zorundayız. Bu savaşın Güney Kürdistan ve Rojavaya karşı yürütülen işgal saldırılarıyla çoktan başladığını da söyleyebiliriz.

 

Türk devleti Rojava'da olduğu gibi, yayılmacı savaş politikalarını ''terör tehditi'' gerekçesine dayandırmaktadır. Emperyalistler-sömürgeciler her zaman kendi yayılmacı savaşlarına ''haklı'' bir gerekçe yaratmışlardır. Naziler, 1939 yılında Polonya'ya karşı savaş açtıklarında, onların da ''haklı'' bir gerekçeleri vardı. Onlar Polonya'da yaşayan Alman azınlığın zulüm gördüğünü ve kendilerinin bu insanları kurtarmak için savaş açmak zorunda kaldıklarını söylemişlerdi. Savaşı tetikleyen provakasyon, bizzat SS tarafından organize edilmişti. Polonyalı askerlerin üniformalarını giyen SS birlikleri, sınırda bulunan Gleiwitz adlı bir Alman radyo istasyonuna saldırmışlardı. Hitler bu olayı Polonya'ya karşı başlattığı savaşın pratik gerekçesi haline getirmişti.

 

Dikkat edilirse, Erdoğan'ın uzun bir süredir, Menbiç'ten başlayıp Sincar ve Kandil'e kadar bölgeyi ''terörden'' arındıracaklarını söyleyip durmaktadır. Açıktır ki, Sincar'a kadar gitmeyi düşünen bir gücün Musul'u es geçmesi düşünülemez. Çizilen sınırlara bakılırsa, bu sınırların tam da petrol yataklarını ve Kürdistan'ın önemli bir parçasını içine aldığı görülür. Dolayısıyla Türk devletinin Güneye doğru yayılmasının sadece ekonomik nedenleri yoktur, aynı zamanda siyasi nedenleri vardır. Hatta siyasi nedenler ekonomik nedenlerden daha önemlidir. Çünkü, Güney Kürdistan'dan sonra Rojava'da da Kürt ulusal varlığı kendisini siyasi-idari ve kültürel alanlarda güçlü bir biçimde ortaya koymuştur. Kuzeyde de Kürt ulusal varlığı iktidarın tüm baskı ve soykırım politikalarına karşın gün gitikçe güçlenmektedir. Dil, kültür, edebiyet alanında Kürtler büyük ilerleme göstermişlerdir. Kürt kimliği ve ulusal bilinci sağlam bir şekilde ülke coğrafyasına yerleşmiştir. Bunu HDP'nin siyasal başarısı izlemiştir. Kısaca Kürt ulusal varlığı, TC sınırları içinde maddi bir gücü dönüşmüştür. Bu durum iç pazar üzerinde tam hakimyetten öte, bölgesel pazar üzerinde hakimiyet kurmaya çalışan faşist rejim açısından yaşamsal bir tehdit oluşturmaktadır. Ulusal yapıda tam bir birlik ve homojen bir yapı oluşturamayan bir rejimin; güçlü bir biçimde dışarıya müdale etmesi mümkün değildir. Bunu Nazi Almanya'sının uygulamalarından gayet iyi biliyoruz. Naziler, dışa karşı yürütülecek emperyalist bir savaşın zafere ulaşması için, Alman ulusunun tüm güçlerinin birleştirilmesi ve tam bir uyum içerisinde, tek bir şefin emri altında hareket etmesi gerektiği noktasında nettiler. Tüm ulus, ortak bir hedef doğrultusunda, yekvücut hareket etmek zorundaydı. Bu totaliter anlayışı ''Gleichschaltung'' (yani uyumlulaştırma, homojenleştşrme, birleştirme) kavramı ile ifade ediyorlardı. Nazi Almanya'sında Yahudiler; ulusun homojen birliğini ve yekvücut olarak bir şefin mutlak önderliğinde hareketini esas alan faşizmin önünde büyük bir engel oluşturuyorlardı. Çünkü, onlar Almanlarla aynı ulusal algı ve davranışlara sahip değillerdi. Ve onları asimile etmek dolayısıyla Alman ulusuyla uyumlulaştırmak da mümkün değildi. Dahası ellerinde büyük ekonomik güç vardı. Naziler bu durumda, önlerindeki engeli, fiziki tasfiye yani soykırımla ortadan kaldırma yoluna başvurdular. Bugün, Türkiye'deki faşist rejim de; Kürtler karşısında, ne yazık ki, Nazilerin Yahudiler karşısında durduğu bu noktada durmaktadır. Çünkü; Türk devleti; yüzyılın başında soykırım ve katlimlar, ardından kültürel asimilasyon yolu ile Kürt ulusal varlığına son vermeyi denedi. Fakat bugün büyük bir hayal kırıklığıyla bu politikasının sonuçsuz kaldığını görmektedir. Türk devleti artık, Kürt ulusal varlığını asimilasayonla yok edemeyeceğini anlamış bulunuyor. İşte bu noktada tekrar soykırım politikalarına dönüyor. Dünya düzeninin kaotik hali de, onu bu noktada cesaretlendiriyor.

 

Totaliterizm faşizmin vazgeçilmez unsurudur. Çünkü, örneğin, savaşa destek konusunda toplunun bölünmesi faşist rejimin vurucu gücünü kırar. Bu totaliter anlayışın, bugünkü Türkiye'deki karşılığını ''Türk topları patlayınca hepimiz zombileşiriz'' şeklinde özetlenebilecek, anlayışta görebiliriz. Faşist rejim açısından, Kürt varlığı ve ulusal sorunu, sadece içte homojen bir ulusal bütünlük oluşturulması ve bunun üzerinden mutlak iktidar otoritesinin kurulması noktasında bir engel oluşturmuyor; aynı zamana bölgesel bir niteliğe sahip olması itibariyle, yayılmacı-sömürgeci siyasetinin önünde de bir engel oluşturmaktadır. Bu objektif ve subjektif koşullar, Türk faşizminin Kürt düşmanı ve soykırımcı politikalarının temelini oluşturmaktadır.

 

Sonuç yerine iki not:

 

Birincisi; Hegemonya sadece ekonomik ve askeri güçle sağlanamaz. İdeolojik, siyasi, kültürel alanlara dayanmayan, böylesi bir hegemonya uzun vadeli olamaz. İdeoloji, siyaset ve kültür; bulunulan coğrafyada sosyal bir dayanak oluşturmanın araçlarıdırlar. ABD, Ortaddoğu'da bu alandaki kredisini nerdedeyse tümden tüketmiş bulunuyor. Belki de son kırıntılarını Rojava'da yitirdi. ABD, 90'lı yılların sonuna kadar soyalizmin ilerlemesine karşı; bu bölgede, ne kadar gerici rejim ve hareket varsa destekledi. Buna karşın yine de kapitalizmin moderleşmeci yanını temsil etti. 90'lı yıllardan sonra sosyal dayanaklarını yitirince, açık işgal ve yeni bir klasik sömürgecilik çağı başlatmak istedi. Sonu IŞİD barbarlığı ile bitti. ''Ilımlı İslam''ı modernleştirmeci yönle birleştirmeyi denedi. Sonuç Erdoğan faşizmi oldu. ABD bölgenin en çok ihtiyaç duyduğu gerçekten demokritik ve seküler seçeneği ve güçleri desteklemek istemiyor. Çünkü, bu durumda bölgedeki hegemonyasının biteceğini gayet iyi biliyor. Bunu yapmak isteseydi, böylesi bir seçenek olan Rojava deneyimini desteklerdi. Buradan ABD'nin Ortadoğu'daki hegemonyasının kısa vadede sona ereceği sonucunu çıkaramayız. Askeri ve ekonomik araçlara dayalı olarak bu etkinlik bir süre daha sürdürülebilir. Ancak, ideolojik, siyasi, kültürel hegemonyasını ve dolayısıyla sosyal-siyasal dayanaklarını yitirmiş bir hegemonya uzun vadeli olamaz. ABD karşısında konumlanan Rusya ve Çin eksenli blok da, sosyal-siyasal alanda alternatif bir seçenek sunmuyor. Ancak bu blok, ABD'nin yaptığı tarzda, bir yıkım stratejisi de izlemiyor. Daha çok statükonun ani çöküşünü ve dolayısı ile kaotik bir ortamın oluşmasını önleme ve tedrici bir dönüşüm noktasında olumlu bir rol oynuyor. Ancak, bu fark bile çok önemlidir, çünkü bu fark milyonlarca insanın hayatı demektir.

 

İkincisi; Kürt ulusuyla ve ulusal kutuluş hareketiyle uluslararsı dayanışma, belki de, tarhite hiç bir dönem böylesine yüksek bir düzeye ulaşmamıştır. İşgalci, soykırımcı Türk devleti; nerdeyse dünyanın tüm demokrat-ilerici kesimleri tarafından teşihir edililip kınanmıştır. Bu destek ve dayanışma, herhangi bir devletin askeri desteğinden çok daha değerlidir. Kürt halkının mücadelesinin insanlığın vicadında bu derece sıcak bir dayanışmaya yol açmasının nedeni; elbette onun haklı olması ve mücadelesini doğru-meşru araç ve yollarla sürdürmesidir. Kürt ulusal kurtuluş hareketi, insanlığın evrensel değerlerine uygun hareket ettiği için, böylesine geniş bir destek buluyor. Bu nokta, Kürt ulusal hareketi tarafından asla unutulmamlıdır. Bu süreçte, Türk devletiyle birlikte Trump'ın ulusal kutuluş hareketini ''terörist''  ya da ''IŞİD'le aynı'' gösterme çabaları hiç bir sonuç alamadı. Çünkü, dünya yaşanan pratiği kendi gözüyle görmektedir. Kürt ulusal kurtuluş hareketi savaşta da barışta da, insanlık erdemlerine ve evrensel hukuka bağlı kalmalıdır. Onun gücünün esas kaynağı budur.

 

 

Dipnotlar

......................

4 Deniz Zeyrek, Hürriyet, 03 Aralık 2015, http://www.hurriyet.com.tr/3-metreye-bir-asker-mi-dikelim-40022084

8 Palmiro Togliatti, Faşizm Üzerine Dersler, Ser Yayınevi, s. 61

9 Paul Guichonnet, Mussolini ve Faşizm, İletişim yay. s. 77

 

Leave your comments

0
terms and condition.
  • No comments found