Cumartesi, Aralık 14, 2019

Platzhalter roof5

 

Arama-2

Langfristige Artikel

Box Link

Events

 

 PANO

 

 

   
   
   
   

  

Dersimzaza.com'dan kısa bir açıklama

Facebook'ta sitemizin ismi ile benzerlik taşıyan bazı sayfalar görülmektedir. Bu sayfaların sitemizle hiç bir ilgisi yoktur. Sitemizin www.dersimzaza.com adresi dışında internet üzerinde herhangi bir hesabı ya da sayfası bulunmamaktadır.

Kamuoyunun dikkatine sunulur.

Dersimzaza.com

 


 

Sosyal felaket ve önlerindeki görevi göremeyen ilericiler-devrimciler

 

 

Sosyal felaket ve önlerindeki görevi göremeyen ilericiler-devrimciler

 

Ahmet Aydın

17 kasım 2019

 

Kasım ayı içinde Türkiye'de ailelerin topluca ölümüne yol açan intihar olayları yaşandı. Yaşanan bu korkunç toplu ölümler; ister toplu intihar, isterse de cinnet geçiren bir aile bireyinin yol açtığı toplu öldürmeler olarak nitelendirilsinler, sonuç olarak toplumsal bir çöküntünün pratik sonuçlarıdırlar. Elbette, Türkiye'de ve dünyada intihar olayları her zaman yaşana gelmiştir. Ve doğrudur; bu sorunun kaynağı ekonomik-sosyal sorunlarla sınırlı değildir, bireysel-psikolojik kaynakları da vardır. Ancak, ekonomik-sosyal sorunlarların insanların bunalıma düşmelerinde belirleyici bir role sahip olduklarını söylemek gerekiyor. Nitekim, son günlerde, ard arda yaşanan bu toplu ölümlerin, Türkeye'de yaşanan ağır ekonomik ve siyasi bunalıma denk gelmesi, ekonomik-sosyal sorunlarla psikolojik bunalaım arasındaki ilişkiyi açık olarak ortaya sermektedir.

 

Türkiye 2017 yılından bu yana ciddi bir ekonomik krizin içinde. Faşist rejim, kamu kaynaklarını yoksullukla boğuşan halkın yararına kullanmıyor, krizi aşmaları için iktidardaki sermaye sınıflarına aktarıyor. Rejim, vergi muhafiyetleri, krediler, teşfikler, arsa tasisi gibi desteklerle bu kesimlerin krizden etkilenmelerini önlüyor. Diğer taraftan, zaten büyük bir kesimi zar zor geçinen halk, düşük ücret, zamlar ve yeni vergilerle giderek daha da yoksullaştırılıyor ve açlık içinde yaşama ya mahkum ediliyor.

 

DİSK/Genel-İş Araştırma Dairesi tarafından hazırlanan “Türkiye’de Gelir Eşitsizliği ve Yoksulluk” raporuna göre ''...ekonomik kriz, 1 milyondan fazla yeni işsiz yarattı. Türkiye’de 16 milyon kişi... yoksul, 18 milyon kişi ise yoksulluk riski ile karşı karşıya''. Yine raporda belirtildiğine göre, ''Türkiye’de en zengin ile en yoksul arasındaki gelir eşitsizliği 8.7 katı buldu.''1 Bu rejimin hiç bir kurumuna güvenilmeyeceğini neredeyse kesin bir dille söyleyebiliriz. Dolayısıyla, TÜİK'in verilerine dayanılarak hazırlanan bu istatistiklerin gerçek resmi yansıtmadığını, yoksulluğun, işsizliğin ve gelir adaletsizliğinin daha da büyük olduğunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz.

 

DİSK'in sözkonusu raporunda belirtildiğine göre 2019 yılının 2. çeyreğinde istihdam oranı ''yüzde 46.1’e (28 milyon 269 bin kişiye) geriledi, işsizlik ise yüzde 9.7’den (3 milyon 136 bin kişi), 1 milyon 21 bin kişi artarak yüzde 12.8’e (4 milyon 157 bin kişiye) yükseldi.'' En önemlisi de ''Ne üretimde ne de eğitimde olmayan genç nüfusun oranı toplamda yüzde 30’a, kadınlarda yüzde 40’lara dayandı.''2

 

Yaşanan ekonomik-sosyal yıkımı gizlemek için özellikle ayarlanmış olmasına rağmen; eldeki veriler, bir sosyal felaketeten başka bir şeye işaret etmiyor. Belki şu ana kadar bir kaç toplu ölümle bu felaket kendisini dışa vurdu, ancak bugünlerde yüzbinlerce ailenin büyük dram yaşadığını tahmin etmek hiç de zor değildir.

 

Yaşanan sosyo-psikolojik bunalımın, sadece ekonomik bunalımdan kaynaklandığını söylemek de doğru olmaz. Faşizmin halk üzerinde kurduğu baskıcı diktatörlüğün, buna bağlı olarak oluşan boğucu siyasal atmosferin de, bu sosyo-psikolojik bunalımın oluşmasında büyük bir etkisi vardır. Türkiye'de bugün asgari düzeyde işleyen bir anyasal demokratik rejim yoktur. Parlamento, mahkemeler, bir bütün olarak devlet; dış görünüş olarak bir ''demokratik devlet'' varmış görüntüsü yaratmak ihtiyacı nedeniyle varlıklarını sürdürmektedirler. Bu dış görünüş altında, her kararın bir şef ve bir avuç sermaye temsilcisi tarafından alındığı faşist bir rejim vardır. Halk yerel seçimlerde kısmen kendi iradesini faşist rejime kabul ettirebilmişse de, özellikle Kürdistan'da yerel yönetimlerin gaspıyla ve HDP üyeleri üzerinde esttirilen polis ve yargı terörüyle de görülmüştür ki, bu faşist rejim halkın iradesini hiçe saymaktadır. Halk kendi gelecği ile ilgili karar verme hakkına sahip değilidir. Başta seçme ve seçilme hakkı olmak üzere, kazanılmaış temel hak ve özgürlükler faşist rejim tarafından yok edilmiştir. İktidar ve onun şefini eleştirenler bile, bir emirle polis tarafından yakalnaıp içeri atılmaktadır. Cezaevleri Nazi toplama kamplarına dönüştürülmüştür. İşkence ve insan kaçırıp süresiz gözaltında tutma uygulamaları artık olağanlaşmıştır. Faşist rejim, polis, asker, yargı gücüne dayanarak zorla istediğini halka yaptırmaya çalışmakta ve ülkeyi keyfiyetle yönetmektedir. HDP ve bazı ilerici-devrimci güçler dışındaki muhalefet ise; tutarlı bir demeokrasi mücadelesi yürütmemekte, en kritik anlarda faşist rejimle birleşmektedir. Bu karanlık tablo halkın gelecğe dair umutlarını kırmakta, çocuklarının geleceği ile ilgili halkta ciddi bir karamsarlığa yol açmaktadır. Bu umutsuzluk ve karamsarlık; insanların yaşama sevincinin kırılmasında en az yoksulluk kadar bir rol oynamaktadır. Ebeveynlerin kendileriyle birlikte çocuklarını ölüme götürmelerinin nedeni, esas olarak geleceğe dair yaşanan bu umutsuzluk ve karamsarlıkta aranmalıdır.

 

Kısaca özetlersek, faşizm tüm yaşanmış deneyimlerde olduğu gibi eninde sonunda bir insanlık krizine yol açar. Türkiye'de yaşanan tam da böylesi insani bir krizidir.

 

Sosyalistler, tüm ilerici demokrat kesimler yaşanan bu toplumsal çöküntü karşısında ne yapmalıdır?

 

Öncelikle; tüm anti faşist, ilerici-demokrat kesimler şu gerçekliği net olarak bilince çıkarmak durumundadırlar: Faşizm yenilmeden bu insani krizden tam olarak kurtulmak mümkün değildir. Dahası faşizmin ömrü uzadıkça; sosyal çöküntü ya da insani kriz derinleşir. Bu anlamda tüm çabaların odaklanacğı nokta faşizmin ezilmesi olmalıdır. Bu görev elbette öncelikle siyasi bir mücadele ile yerine getirilecektir. Yaşanan krizin ve sefaletin kaynağının kapitalist sistem ve onun üzerinde yükselen bu faşist rejim olduğu gerçeğini halka anlatmak, kavratmak ve halkı örgütleyip harekete geçirmek görevi temel bir görevdir.

 

Öte yandan pratik olarak aciliyet kazanan ve doğrudan faşist rejim ve sosyal sistemle bağlantılı bir sosyal-ekonomik felaket yani bir insani kriz durumu vardır. Bu özgün ve olağanüstü durumu dikkate almadan siyasal mücadele yürütmek de nerdeyse imkansızdır. Çünkü, halkın pratik sorunlarına çözüm getirmeyen ve bu konunda halkın güvenini sağlayamayan bir hareketin; halkın desteğini kazanması mümkün değildir. Doğaldır ki, beslenme barınma gibi en temel ihtiyaçlarını bile gideremeyen insanların, uzun vadeli kurtuluş projeleriyle ilgilenmesi de zordur. Doğru, faşizm yıkılmadan sorunların radikal anlamda çözümü mükün değildir, ancak; hem ekonomik sorunların çözüm aciliyeti; hem de, halka, faşizmin programı karşısında uygulanacak alternatif ekonomik programın somut olarak anlatılması sorunu vardır. Bu öylesine bir olağanüstü dönemdir ki, teori ile pratik aynı anda birbirinin sınanma alanına dönüşmüştür. Bütün bu zorunluluklar, devrimci-demokratik hareketin faşizm ve kriz koşullarında bile alternatif bir ekonomik-sosyal politika uygulamasını zorunlu kılar.

 

Biliyoruz ki; devrimci eylem, sadece yıkıcı bir eylem değil, aynı zamanda ve hatta esas olarak kurucu bir eylemdir. Devrimci eylem, eskiyi yıkan yeniyi kuran diyelektik bir bütünlük taşır. Başka bir ifadeyle, devrimci eylem, yeniyi kurmak için eskyi yıkar. Dolayısıyla devrimci mücadelenin belirleyici yönü kuruculuktur. Sosyalist devrimciliğin kuruculuk yönü, yeni bir yaşam, yeni bir sosyal ilişki ve yaşam kültürü oluşturmak demektir. Ve bu kurucu yön başlangıcından itibaren devrimci mücedelenin bir bileşenidir.

 

Peki bu tespitlerin günümüz için pratik anlamı nedir? Devrimciler bugün yaşanan kriz koşullarında halkın yaşadığı ekonomik-sosyal sorunlarına tümden iktidarın yıkılmasına bağlayamazlar veya iktidarın yıkılmsı sonrasına erteleyemezler. Hayır, devrimcilerin görevi bugünden başlayarak halkın sorunlarına alternatif ve pratik çözümler üretip hayata geçirmektir. Doğru, gerçek anlamda alternatf bir sosyaal ve siyasal düzen ancak devrimle kurulabilir, nevar ki bu; kuruculuk görevinin devrim öncesinde yadsınması anlamına gelmez. Hatta devrim için, devrimci mücadelenin her zaman kuruculuk yönünün olması bir zorunluluktur.

 

Yaşanan ekonomik krizin ve onun üstüne binen faşist baskıların halkın sosyal yaşamında ciddi bir çükütüye yol açacağı öngörülebilen bir sonuçtu. Nitekim değerli iktisatçı Korkut Boratav 3 Mart 2019 tarihinde yayınlanan bir röportajında bu gelişmeye işaraet etmişti: ''Kriz ortamının emekçi sınıflara işsizlik, işten çıkarmalar, ücretlerin erimesi, ödenmemesi, yoksullaşma, köylülüğün borçları, üretimden kopması biçimlerinde yansıdığı ve yansıyacağı ortada. Daha kalıcı etki, bu yansımanın halkımızın saflarında kalıcı çöküntüler yaratma olasılığıdır.''3 Bugün Bortav'ın bahsettiği tarzda bir sosyal çöküntüyle karşı karşıyaz. Boratav devamında, sözkonusu çöküntü karşısında ilerici, demokrat, devrimci kesimlerin izlemesi gereken çizgi konusunda da görüşlerini açıklamıştı:

 

''Bu nedenle tüm emekçi katmanlarla bağları olan; olması gereken bütün ilerici partilerin, sendikaların, derneklerin, hekimlerin, mühendislerin, avukatların meslek odalarının meslektaşları, yoldaşları, hemşerileriyle bağlarını yoğunlaştırmaları; kesilmişse yeniden kurmaları; insanlarımızda yalnızlaşma, içe kapanma, moral çöküntü girdabına sürüklenmemeleri, gelecekten ümitlerinin kesilmemesi için azami, durmadan çaba göstermesi gerekiyor. Bu örgütlerimiz dayanışma, yardımlaşma ağlarının kurulması için çaba sarf etmek zorunda. Bunun için işçi-patron; borçlu-alacaklı ilişkilerinin ötesinde bir politik çalışma gerekir. ''4

 

Boratavın önerileri yukarıda belirttiğimiz devrimci mücadelenin alternatif kuruculuk görevine işaret eder. Kapitalizmin ve faşizmin, insanı değil kârı esas alan, sosyal adaletsizliği derinleştiren, insanlar arasındaki dayanışma bağlarını yok eden, demokratik kitle örgütlülüğünü dağıtan, insanları yalnızlaştırıp umutsuzluğa iten, kitlelerin özgür iradesini kıran politika ve uygulamalarına karşı, dayanışmacı, üretken, özgürlükçü ve birleştirici sosyal bir alternatifi hayata geçirmek demektir bu.

 

Peki ilerici-devrimci kesimler uzun bir zamandır devam eden bu kriz karşısında ne yaptı? Bu kesimler önlerindeki görevleri görüp, gerekli pratik adımları attılar mı? Hayır, ilerici-devrimci kesimler bu konuda tam anlamıyla sınıfta kaldılar. Devrimci-demokrat hareket, önündeki sorunları görmediği gibi, bunu görüp önerileri sunan aydınları bile okumuyor ya da okusa da bir şey yapacak gücü yok.

 

 

Pratik olarak ne yapabiliriz?

 

Bütün işaretler Türkiye'deki krizin belirsiz sona doğru, derinleşerek devam edeceğini gösteriyor. Çünkü; hem içte hem de dışarda krizi olumsuz yönde etkileyen pek çok belirsizlik ve bilinmeyen var. Bu koşullarda yaşanan insani krizin ağırlaşarak devem edeceğini ve çok daha korkunç ve yaygın ölümlerin yaşanacağını öngörmek zorundayız. Böylesi bir duruma ancak deprem, büyük yangın gibi doğal felaketlere yaklaşıldığı gibi, olağanüstü bir programla ve seferebrlik haliyle yaklaşmak gerekir. Bu olağanüstü programın hedefi kapitalizmin ve faşizmin anti yaşam politikalarına ve uygulamasına karşı, insan yaşamını korumak ve savunmak olmalıdır. Bu mücadele özünde ideolojik ve siyasal bir niteliğe sahip olmakla birlikte, insan yaşamının korunması tüm insanların pratik anlamda üzerinde birleşebileceği bir hedeftir. Dolayısıyla olağanüstü koşullarda gelişen bu mücadelede ideolojik-siyasal yan tali bir durumdadır ve o konumda tutumalıdır. Bu mücadelede esas olan, insanın insana sahip çıkışını örgütlemek, dayanışma ve örgütlü güçle yaşamı korumaktır

 

Bu olağanüstü görev ancak geniş bir kitlenin seferberlik halinde çalışmasıyla yerine getirilebilir. Bu da, en küçük çabayı ve katkıyı bile değerlendirip, büyük bir dalgaya dönüştürecek gönüllü bir kitle faaliyetini ve organizasyonunu zorunlu kılar. Bunun için bir sosyal dayanışma vakfına ya da derneğine ihtiyaç vardır. Türkiye'de bilinen ve güvenilir aydınlardan, uzamanlardan ve diğer aktivistlerden böylesi bir kurum oluşturulabilir. Şeffaf ve düzenli çalışan saygın bir kurum kitlelerin gönül rahatlığıyla yardım etmesini sağlayacaktır. Bu merkezi kurum, tüm illerde ve ilçelerde, saygın sendika, meslek örgütleri, ve derneklerle ortak bir çalışma yürütebilir ve bu kurumları temsilcilik olarak çalışmaya dahil edebilir. Üçüncü aşmada tüm alanlarda, özenle seçilmiş gönüllü çalışan aktivistler örgütlenebilir. Oluşturulan bu kurum, yurt içinde ve dışında geniş bir bağış kampanyası düzenleyebilir. Ayrıca basın ve diğer medya organlarında yapacağı duyurularla, zor durumda olan insanlara başvurabilecekleri bir adres olduğu ilan edilir. Bununla yetinilmeyerek, alanlardaki aktivistler bizzat araştırarak ve ziyaret ederek zor durumdaki insanları tespit edip, gerekli ilşkileri kurabilirler. Böylece çekinceli olan insanlar daha rahat bir şekilde sosyal dayanışma ortamına çekilebilir. Sosyal yardım sadece mali yardım olarak düşünülmemelidir. İnsanların psikolojik, hukuksal ve siyasal olarak desteklenmesi gereklidir. Bu nedenle sosyal dayanışma kurumu, meslek odaları ve diğer uzmanlık grupları ile ortak çalışma ekipleri kurabilir.

 

Bütün bunlar yapılamaz mı? Toplumsal dayanışma ve örgütlenmeyle büyük bir yaşatma gücü ve enerjisi oluşturulamaz mı? Bu güçle pek çok insanın acıları dindirilip, onların yaşamları kurtarılamaz mı? Bence bütün bunları birlikte çok rahatlıkla yapabiliriz. Ve bunu hemen hep birlikte yapmalıyız.

4 Birgün, 3 Mart 2019, agy

 

Leave your comments

0
terms and condition.
  • No comments found